Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
blogmedyaRSSYorum RSS
fifa 2010
bila kayd u şard "Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir." Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk myspace graphics

www.bigoo.wswww.bigoo.ws

mutlu seneler 2023 e nereye payidâr nereye world nereye worldolmazsa olmazGlitter Photossosyalguvenligi tam turkey su da suretthe bank kelebek ektisi worldworld gezegen

Medvedev'den ABD'ye füze kalkanı eleştirisi 

Medvedev'den ABD'ye füze kalkanı eleştirisi


27 Haziran, 2008 15:42:00 (TSİ)

Rusya Devlet Başkanı Dimitriy Medvedev, ABD'nin Avrupa'daki füze kalkanı planını sert bir şekilde eleştirerek, bunun bölgesel güvenliğin ''altını dinamitleyeceği'' uyarısında bulundu.

Rusya-AB zirvesi nedeniyle Sibirya bölgesindeki Hanti-Mansiisk kentinde bulunan Medvedev burada yaptığı açıklamada,

"ABD'nin bu planından son

derece endişeliyiz"

dedi.

Medvedev,

"Biz bunun zararlı olduğuna, Avrupa kıtasında ve dünya genelinde güvenliğin sağlanması görevinin yerine getirmedeb aşarısız olacağına

inanıyoruz" diye konuştu.

AB liderleriyle görüşmesinde, Avrupa kıtası için yeni güvenlik paktı oluşturabilecek bir Avrupa zirvesi yapılması konusundaki önerisini

değerlendirdiklerini belirten Medvedev, ABD'yi kastederek, Avrupalılara güvenliklerini başkalarına güvenerek sağlamaya çalışmamaları uyarısında

bulunduğunu söyledi.

Rusya, ABD'nin Çek Cumhuriyeti'ne İran ve Kuzey Kore'den gelebilecek tehdide karşı kurmak istediği füze kalkanı projesini inandırıcı bulmuyor ve

bunun Rusya'ya karşı yapıldığını savunuyor.

 

ABD füze kalkanı için Litvanya ile de görüştü


18 Haziran, 2008 12:32:00 (TSİ)

 

ABD'nin, Polonya ile Avrupa'da füze kalkanı kurma görüşmelerinin sonuçsuz kalması olasılığına karşı Litvanya ile görüşmelerde bulunduğu bildirildi.

ABD ile füze savunma sistemi görüşmelerini yapan Polonyalı başmüzakereci Witold Waszczykowski, Litvanyalı yetkililerin, sistemin bir bölümünün kendi ülkelerine kurulması konusunda görüşmelerde bulunmak üzere Amerikalı yetkililerle temasa geçtiğini söyledi.
 
Waszczykowski, AP'ye yaptığı açıklamada, Amerikalılarla Litvanyalılar arasındaki görüşmelerin mayıs ayının ortalarında Litvanya'nın başkenti Vilnius'ta yapıldığını belirtti.
 
Litvanya Savunma Bakanı Juozas Olekas ise Amerikalı yetkililerin füze kalkanıyla ilgili görüşmeler için Litvanya'yı ziyaret ettiğini doğruladı, ancak görüşmelerde sistemin bir kısmının Polonya'nın yerine Litvanya'ya kurulmasının gündeme gelmediğini söyledi.
 
Polonya, füzeleri kesecek bir sistemin kendi topraklarına yerleştirilmesi karşılığında ABD'den bazı taleplerde bulunmuştu. Polonya, ABD'nin, hava savunma sistemini yenilemesini istiyor.
 
Rusya, Polonya'ya füze savunma sistemi konuşlandırılması halinde füzelerini bu ülkeye yönelteceğini açıklamıştı.

 

blogmedya alexa değeri 

 

 

Thumbnail image of bloggum.com

Bloggum.com - Bloggum

blogmedya.bloggum.com

Bloggum ücretsiz türkçe blog servisi. Kolay resim ve video blogları oluşturmaya olanak sağlıyor.
Bloggum.com has a traffic rank of: 3198956,051

 

 

 

 

 Cat Stevens - Lady D'arbanville.mp3

Dosyayi indirme adresiniz:

şifresi: ezberbozan
http://upshare.eu/download.php?id=C9457E2514&setlang=tr

Turkiye milli takim sarkisi muzigi turkcell reklam muzigi

Bizim yargı sistemi nasıl bir Türkiye istiyor? Neşe Düzel 

 

Neşe Düzel

Doç. Dr. Serap Yazıcı: Bu, yargıçlar devleti kurulması süreci

"Hukukçular ayaklanması yaşıyoruz. Yargı, halkla seçkinlerin iktidar kavgasında, 'hukuk'un değil, seçkinlerin yanında yer alıyor. Yargı, sosyolojik olarak değil ama zihniyet olarak seçkinci çünkü."

"2007 nisanından beri bir hukuksuzluk savaşı içindeyiz. Yargı da, Silahlı Kuvvetler de bu hukuksuzluk sürecinin parçası oldular, siyasallaştılar. Vatandaşların bütün güvencelerini sona erdirecek çok riskli bir durum bu."

"Yüksek Yargı, hukuka uymazsa ne yapmak gerekir? Toplum bu hukuksuzluğu nasıl önleyebilir? Bu, Türkiye’nin çözemediği en köklü sorun. Yargıyı, hukuka bağlılığı sağlamak için reformize etmeliyiz."


NEDEN ? SERAP YAZICI

Fırtına gibi bir hafta yaşadık. Yargıtay’ın muhtırası yayınlandı, ardından Danıştay ona katıldı ve onun da ardından üniversite yönetimleri bu iki kurumu destekledi. Yargıtay yayınladığı muhtırada açıkça suç işleyerek, Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir davayı etkilemeye kalkıştı. Türbanla ilgili anayasa değişikliği yapan parlamentonun “engellenmediğinden” yakındı. Yargının, siyasete bu derece bulaşması, toplumsal bir tartışmada böylesine açık bir şekilde taraf olması, onun “hakem” olma işlevini zedeledi. Yargı, hukuku nasıl çiğneyebilir? Hukuku çiğnediğinde bunun cezası nedir? Yargı neden siyasallaşır? Siyasallaşmanın sonucunda ne yaşanır? Yargıya bu cüreti ne veriyor? Bütün bunları Anayasa hukukçusu Doç. Dr. Serap Yazıcı’yla konuştuk. Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan ve Prof. Ergun Özbudun’un başkanlığında sivil anayasa taslağını hazırlayan ekibin içinde yer alan Doç. Dr. Serap Yazıcı'nın özellikle laiklik konusunda çok sayıda yayını var.


NEŞE DÜZEL: Bizim üst düzey yargı bürokrasisinde tuhaf bir hareketlilik ortaya çıktı. Önce Yargıtay, ardından Danıştay birer ‘muhtıra’ yayınladı. Bunlar, hukuki olmaktan ziyade siyasi metinler. Niye bizim Yargı siyasete müdahale etmek istiyor?

Doç. Dr. SERAP YAZICI: Yargının bu tutumu yeni değil. Gerçi bugün en yüksek düzeyine ulaştı ama, 1961 Anayasası’ndan beri sürüyor bu tutum. Çünkü biz, temsili demokrasinin gerektirdiği siyasal kültüre sahip değiliz.

Anlamadım...

Cumhuriyet’in kuruluşunda belirleyici olan seçkinler, halkın serbest iradesiyle belirlenen siyasal organlara karşı güvensizlik besliyorlar. Halkın kendi geleceği için doğru tercihler yapabileceği kanısında değiller. Bu yüzden de bu tercihleri denetliyorlar ve bu denetimi de son derece meşru telakki ediyorlar. Yargı da bu denetim rolünü yerine getiren organlardan biri oluyor.

Yargının siyasete müdahalesi niye 1961 Anayasası’yla başladı peki?

Çünkü 27 Mayıs müdahalesini yapanlar, tüm dikkatlerini iktidarı sınırlamaya ve azınlık haklarını korumaya odakladılar. Yani azınlık haklarının korunmasını sağlayan bir anayasal düzen yaratmaya odaklandılar.

Azınlık kim?

Cumhuriyet’in kurucuları... Çünkü Cumhuriyet’in kurucuları 1950-60 yılları arasında artık iktidarda değillerdi. Hem toplumsal hem siyasal anlamda azınlıktılar artık onlar. Dolayısıyla 1961 Anayasası, seçilmiş iktidarı sınırlamak isteyen bir anlayışla hazırlandı. Yargı burada yasama ve yürütmenin iktidarını sınırlamanın bir güvencesi olarak algılandı. Böylece devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve yargı arasında bir hiyerarşi yaratıldı. En tepede yargı yer aldı. Oysa Batı’da “kuvvetler ayrılığı” ve “hukuk devleti” dendiği zaman bu üç temel organ eşit konumdadır ve yetkilerini anayasal sınırlar içinde kullanmakla yükümlüdürler.

Sonra 1980 darbesi oldu ve 1982 Anayasası hazırlandı. Yargı hâlâ hiyerarşide tepede mi?

Bu zihniyet hâlâ belirli bir kesimde hâkim. Bu kesim, “hukuk devleti”nden sadece yasama ve yürütme organlarının hukuk kurallarına uygun davranmasını anlıyor. Yargının gerektiğinde hukuk kurallarının dışına çıkma yetkisine sahip olduğunu düşünüyor. Ayrıca bu kesim, “kuvvetler ayrılığı” ilkesinden de yargının üstünlüğünü ve mutlak bağımsızlığını algılıyor. Böyle hukuk devleti olunamaz. Aslında Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hâkim olan anlayış vesayetçi demokrasi anlayışıdır. Biliyorsunuz... Cumhuriyet’in kurucusu asker ve sivil bürokratlardır. CHP bünyesinde şekillenmiş olan elitlerdir.

Vesayetçi anlayış nedir?

Seçilmiş makamların iradesi üzerinde sınırlama yapmayı meşru gören bir anlayıştır bu. Bizde bu vesayetçilik, MGK gibi bazı kurumlar ve mekanizmalar oluşturularak bir anayasal yönetim modeli haline getirildi. Ama bugünün çağdaş uygarlığı ve Avrupa Birliği, temsili demokrasiyi emrediyor. Vesayet demokrasisini değil.

Yargıtay, yayınladığı muhtırayla parlamentonun kararlarını eleştiriyor. Türban yasasıyla ilgili olarak, “engellenemeyen bir hızla geçti” gibi cümleler yazıyor. Yargıtay’ın, parlamentonun kararlarına böyle bir muhtırayla karşı çıkma hakkı ve görevi var mı?

Hayır, kesinlikle yok. Yargı siyaset sürecine müdahale anlamını taşıyan bildiriler yayınlayamaz. Hiçbir gerekçeyle yasama ve yürütme organlarının iradesini yönlendirmeye teşebbüs edemez. Ayrıca hiçbir gerekçeyle de böyle bir tutumu meşru gösteremez. Çünkü böyle bir bildiri yayınlarsa, kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal ederek, yasamanın alanına tecavüz etmiş olur. Çünkü kuvvetler ayrılığı kuralı, her devlet organının sadece kendisine sunulmuş yetkileri kullanabileceği bir sistemdir. Yargının anayasal yetkisi de kendisine intikal eden hukuki uyuşmazlıkları hukuk kurallarının içinde karara bağlamaktır. Ama maalesef Türkiye kuvvetler ayrılığı da dâhil olmak üzere her kavramı keyfi olarak değerlendiriyor. Nitekim Batı demokrasilerinde bir fren ve denge sistemi olan kuvvetler ayrılığı, bugün Türkiye’de organlar arası kavgaya dönüştü. Türkiye sonuçları çok vahim olacak bir süreçte yol alıyor.

Sizce bu sürecin sonuçları ne olur?

Bizim bu kavga ortamında artık hukukun üstünlüğünden söz etmemiz mümkün değil. Oysa bireyler, ancak bir hukuk devletinde geleceğe güvenle bakarlar. Çünkü devlet organlarının hukukla sınırlandığını görürler ve böylece hukukun üstün olduğunu ve kendi haklarının garanti edildiğini bilirler. Bizim ise yarınlara güvenle bakmamız mümkün değil. Çünkü burada bir kaos ortamı hâkim. Geçen yıl nisan ayından beri biz bu ülkede bir hukuksuzluk savaşı yaşıyoruz.

Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararından beri mi?

Evet. Maalesef Yargı da, üzülerek söyleyeyim Silahlı Kuvvetler de bu hukuksuzluk sürecinin bir parçası oldular. Bu atmosfer içinde Silahlı Kuvvetler de, Yargı da siyasallaştılar. Oysa demokratik bir hukuk devletinde özellikle bu iki kurumun siyasetten çok uzak kalması gerekir. Silahlı Kuvvetler’in siyasallaşması Türkiye’nin bağımsızlığı ve geleceği bakımından çok risklidir. Silahlı Kuvvetler’in siyasallaşması demek, yurt savunması hizmetini siyasi saiklerle yapması demektir ki bu durum gerçekten çok risklidir. Çünkü Silahlı Kuvvetler içinde görüş ayrılıkları olduğu takdirde bu iktidar kavgası yurt savunmasından daha önemli bir hale gelebilir.

Yargının siyasallaşması ne sonuç verir peki?

O da çok tehlikeli. Çünkü bir hukuk devletinde vatandaşların yegâne güvencesi yargıdır. Yani yasama ve yürütme organlarının hukukla sınırlanmasının güvencesi yargıdır. Eğer yargı siyasallaşırsa, güvenilebilecek başka bir kurum olmadığı için vatandaşların bütün güvenceleri sona erer. Bugün Türkiye’de maalesef vatandaşın yargıya olan güveni aşındı. Çünkü yargı siyasallaşıyor ve tarafsızlığını kaybediyor. Yargı siyaset sürecinin bir parçası haline geliyor.

Türban yasası Anayasa Mahkemesi tarafından görüşülecek. Yargıtay bu son çıkışıyla Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karara da müdahale etmiş olmuyor mu?

Elbette. Oysa anayasamızın 18. maddesine göre hiçbir organ ve makam yargıya tavsiye ve telkinde bulunamaz, emir ve talimat veremez. Yargıtay’ın bildirisinde ise bir tür tavsiye ve telkin var. Anayasa Mahkemesi’nin türban konusunda ne tür bir karar vereceğini bilmiyoruz ama, Yargıtay’ın bildirisindeki ifadeler, Anayasa Mahkemesi’ni anayasada yer almayan bir yetkiyi kullanmaya davet eden bir şekilde. Yani türbanla ilgili anayasa değişikliğini esas yönünden denetlemeye davet eden bir şekilde... Oysa Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini içerik yönünden denetleyemez. Sadece şekil yönünden denetleyebilir.

Anayasa Mahkemesi’nin görüşeceği bir davaya böyle bir muhtırayla açıkça müdahale etmek suç değil mi?

Elbette. Yargı böyle bir müdahalede bulunamaz. Yargı mensupları da diğer devlet yetkilerini kullananlar gibi hukuka uygun davranmakla yükümlüler.

Yargıtay suç işlerse ne olur?

Yargılama söz konusu olamaz. Çünkü tıpkı parlamenterler gibi devlet memurlarının da, yargı mensuplarının da dokunulmazlık güvenceleri var. O güvence, kovuşturmaya engel oluyor. Çünkü kovuşturma özel bir prosedüre ve izne tabi bulunuyor. Kimseyi itham etmek istemiyorum ama... Yargıtay’ın bildirisi için bir yargılama söz konusu değil. Çünkü Yargıtay Başkanı’nın izni gerekiyor. Oysa Yargıtay Başkanı’nın kendisi de bu bildiriye imza attı. Görülüyor ki Türkiye’de dokunulmazlık sadece parlamenterlerin sahip olduğu bir güvence değil. Eğer dokunulmazlıklarla ilgili bir düzenleme yapılacaksa meseleyi tüm dokunulmazlık güvencesine sahip herkes bakımından ele alınmalı.

Aslında ortaya hukuk açısından daha temel bir sorun çıkıyor. Eğer bizzat Yüksek Yargı, hukuka ve yasalara uymazsa ne yapmak gerekir? Toplum bu hukuksuzluğu nasıl önleyebilir?

Bu, Türkiye’nin içinden çıkamadığı en köklü problemlerden biri. Çeşitli kararlar Yargı’nın tarafsız olmadığını gösteriyor. Üstelik bu yeni bir olgu da değil. 1961 Anayasası’ndan beri Türkiye böyle bir sorunla karşı karşıya. Mesela Anayasa Mahkemesi de görevini 1961’den beri hep vesayet zihniyetiyle yaptı. Anayasa değişikliklerini şekil yönünden denetliyorum gerekçesiyle aslında hep esas yönünden denetledi. Biz bugün Cumhuriyet’in vesayetçi organlarını vesayetçi rollerini çok derinleştirdikleri bir sürece tanıklık ediyoruz. Yargı’yı hukuka bağlılığını ve tarafsızlığını garanti edecek bir perspektifle yeniden yapılandırmak ve reformize etmek gerekiyor. Şunu unutmamalıyız. Bir ülkede çok iyi hukuk düzenini kurmak için en uzman kadroları görevlendirebilirsiniz. Ve bu uzman kadrolar dünyadaki tecrübelerden yararlanarak kusursuz bir hukuk düzenini yaratabilirler. Ama gene de o hukuk sistemini yaşatacak olan insan unsurudur, uygulayıcılardır. Eğer uygulayıcıların zihniyetini değiştirmezseniz...

Sonuç ne olur? Ne yaşanır?

Bütün reform teşebbüsleri sonuçsuz kalır. 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği günden beri eleştiriliyor. Bu anayasanın otoriter, yasakçı, vesayetçi olduğu hepimizin malumu ama şunu çok açık söyleyeyim. Eğer bu anayasa bugüne kadar gerçekten anayasanın üstünlüğü kuralına ve hukuk yöntemlerine bağlı kalarak uygulanmış olsaydı bu otoriter anayasaya rağmen Türkiye’de çok daha demokratik bir anayasa düzeni kurulmuş olabilirdi. Pek çok da sorun yaşanmazdı.

O zaman Türkiye’deki sorun Anayasa değil mi?

Değil. Sorun zihniyet meselesi. Bunun en yakın örneği 367 kararıdır. Bakın... 1982 Anayasası kusurlu ama o anayasanın en kusursuz düzenlemesi de cumhurbaşkanlığı seçimi. Çünkü 12 Eylül öncesinin en temel sorunu cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Bu yüzden Konsey yönetimi öylesine mükemmel bir hüküm kaleme aldı ki, o hüküm çerçevesinde cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin krize dönüşme olasılığı ortadan kalktı. Ama geçen yıl cumhurbaşkanlığı süreci krize dönüştü.

Nasıl dönüşebildi peki?

Çünkü hukuk kuralları siyasi saiklerle çarpıtıldı. Bu çarpıtmaya, anayasanın üstünlüğünün bekçisi olarak kurulan Anayasa Mahkemesi de dâhil oldu. Anayasa Mahkemesi böylece kendi varlığını ve meşruiyetini sorgulanır hale getirdi. Bugün yaşanan bir çöl fırtınası gibi bir şey. Bütün kurumlar artık anayasal yetkilerini bir kenara bırakarak kendi içlerindeki öfkeyi dile getiriyorlar.

Yargıdaki öfke neyin öfkesi sizce?

Bu çok çok derin bir öfke. Türkiye çok hızlı bir değişimden geçiyor. Bu süreçte para dâhil çok şey el değiştiriyor. Siyasal iktidar el değiştiriyor. Türkiye’de Cumhuriyet’in yerleşik elitleriyle AKP’nin temsil ettiği yeni elitleri arasında bir iktidar kavgası yaşanıyor. Ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington 1970’lerdeki makalesinde Türkiye’deki tek parti yönetimini “dışlayıcı” olarak sınıfladı. Tek parti yönetimini kuran elitler, “Köylü milletin efendisidir” dediler ama aslında köylü ve geleneksel kitleleri modernleşme politikalarından dışladılar. Türkiye 1950’den bu yana dışlanan kitlelerin yani “çevrenin” dönem dönem merkeze taşınma sürecine tanıklık ediyor ve çevre merkezde her güç kazandığında...

Ne oluyor, ne yaşanıyor?

Seçkinlerle halk arasında çok güçlü bir siyasi gerilim, çatışma yaşanıyor. Bugün de seçkinlerle halk arasındaki böyle bir çatışma yaşanıyor. Yargı da hukukun yanında yer almalıyken seçkinlerin yanında yer alıyor. Çünkü Yargı da sosyolojik olarak tartışılabilir ama zihniyet olarak seçkinci. Bugün bir yargıçlar devleti kurulması süreciyle karşı karşıyayız. Bu, demokrasiden uzaklaşmak demektir. Hürriyetlerin güvencesiz olduğu bir yönetim modeli ve yönetimde keyfilik demektir. Bir yargı oligarşisinin hâkim olduğu bir sistemdir bu. Bunu demokrasi olarak tanımlayamayız.

Demokratik bir sistemde kurumların görev alanlarının dışına çıkması halinde alınacak tedbirler mevcuttur. Bizde yargının alanı ve bunun dışına çıkılması halinde yapılacaklar net bir şekilde belli midir?

Yargının alanı bellidir ama bu alanın dışına çıktıklarında bu sorunun çözümü yoktur.

Türkiye’de Yargı kendini yasamanın ve yürütmenin üstünde mi görüyor?

Zihniyet olarak tabii. Oysa kuvvetler ayrılığında hiçbir devlet organı diğerine karşı üstün olamaz. Laik değerlere inanan çevrelerle laik değerleri aşındıracağı düşünülen çevreler arasında bir çatışma var bugün. Elbette demokrasi laiklik ilkesi olmaksızın kurulamaz. Laiklik demokrasinin ön koşullarından biridir. Ama laikliği korumak adına demokrasinin ön koşullarından biri olan hukuk devletinden vazgeçmek de meşru değildir. Anayasamızın ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti devleti laik bir hukuk devletidir” deniliyor. Şu halde ikisinden de taviz verilemez, biri diğerine feda edilemez.

Yargıtay, tam üyelik görüşmelerini sürdürdüğümüz Avrupa Birliği’ni de “yabancılar” olarak görüyor. Hâlbuki AB, bizim hukuk konularında da ortak olup, değerlerini kabul etmeye hazırlandığımız bir yapı. AB’nin bütün üyeleri birbirini denetleniyor. Avrupa’ya düşman bir yargı sistemiyle nasıl AB üyesi olacağız?

Bu imkânsızdır ama... Biliyorsunuz Kopenhag Siyasi Kriterleri hukukun üstünlüğünü, insan haklarını genişletip güvence altına almayı ve hukuk devletinin ve temsili demokrasinin tüm mekanizmalarını kurup işletebilmeyi gerektiriyor. Bütün bunları kabul ettiğinde Türkiye’deki vesayetçi demokrasi temsili demokrasiye dönüşecek. Aslında bu ne demektir? Karar alma sürecinde halkın temsilcilerinin, yani seçimle belirlenmiş olan yasama ve yürütmenin belirleyici olduğu bir yapının kurulması demektir. Yani seçkinci zihniyetin bugüne dek sahip olduğu rolü, etkiyi kaybetmesi demektir bu.

Bizim yargının verdiği kararlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gittiğinde, neredeyse her seferinde bu kararların hukuka uymadığı sonucu ortaya çıkıyor. Bizim hukukumuz ve hukukçularımız neden evrensel hukukun kriterlerine uymuyor?

Cevabı çok basit. Çünkü Türkiye’nin hukuk düzeni 12 Eylül yönetiminin yarattığı hukuk düzenidir. Bu düzen otoriter ve yasakçıdır. Avrupa hukukuna hâkim olan demokrasi değerlerinden çok uzaktadır. Anaya bugüne dek pek çok değişiklik geçirdi ama 12 Eylül yönetiminden devralınan ağır otoriter mirası kısmi değişikliklerle tasfiye etmek ve Anayasa’ya liberal ve demokrat bir içerik kazandırmak kolay değil. Hâlâ o otoriter miras tasfiye edilemedi. Bakın... Türkiye’de 1961’den beri 24 parti kapatıldı. Sadece bu bile sahip olduğumuz hukuk düzeninin ve uygulayıcılarının zihniyetini göstermeye yeterli.

Yargı, parlamentonun karlarına karşı çıkıp muhtıra vererek, halkın iradesine de karşı çıkmış oluyor. Bir yargı sistemi kendi toplumunun iradesiyle çatışabilir mi?

Çatışamaz. Böyle bir çatışma, demokrasinin sonunu hazırlayacak bir ortam yaratır. Türkiye’de demokrasi mekanizmasının bir kısmı nispeten işliyor. Siyasi partiler nispeten serbest ve yarışmacı bir seçim sistemiyle seçiliyorlar. Halktan programları için destek alıyorlar ama iş başına geldiklerinde o politikaları serbestçe uygulayamıyorlar. Seçilmemiş kadroların icazetine tabi oluyorlar. Onlardan icazet alamazlarsa politikalarını uygulayamıyorlar. Eğer uygularlarsa muhtıralar ortaya çıkıyor. Bunun adı demokrasi değildir, manipülasyondur.

Yargıtay’dan sonra Danıştay da bir muhtıra yayınlayarak Yargıtay’ı destekledi. Bir hukukçular ayaklanması mı yaşıyoruz?

Evet. Türkiye’de bugüne dek bu tür müdahaleler Silahlı Kuvvetler’den gelirdi. Geçen yıl cumhurbaşkanlığı sürecinde Silahlı Kuvvetler ve Yargı koalisyonu vardı. Şimdi ise yeni bir durumla karşı karşıyayız. Tümüyle Yargı’nın üstlendiği bir süreci yaşıyoruz. İnşallah bundan sonrası bütün devlet organ ve makamlarının hukukun sınırları içinde kalmaya gönüllü oldukları bir uzlaşma ortamını getirir bize.

Uzlaşma ortamı, böyle muhtıralarla gelir mi?

Çok zor. İki ihtimal var. Ya uzlaşma olacak. Bu çok zayıf bir ihtimal. Ya da bu hukuksuzluk tırmanacak ve kaosun hâkim olduğu bir durum doğacak. Bunu hiç temenni etmiyorum. Çünkü böyle bir tablo ne Yargı’nın, ne Silahlı Kuvvetler’in, hiç kimsenin menfaatine değil.

Danıştay Genel Sekreteri 27 Mayıs darbesini açıkça övmüştü. Darbeyi öven bir hukuk sistemi olabilir mi?

Hayır olamaz. Türkiye’de şu anda bir iktidar kavgası yaşanıyor ve hukuk bu çatışmaya alet ediliyor, hukuk çarpıtılıyor. 1961 Anayasası Türkiye’nin sahip olduğu en demokratik anayasaymış gibi görünüyor ama bu anayasanın yapım süreci de, kendisi de demokratik değil. Bu anayasayla yaratılan vesayet organları demokrasiyle bağdaşmıyor. Demokrasiyi kurmak ve güçlendirmek adına darbeyi teşvik eden çevrelerin hiçbiri gerçekten demokrasiye inanmıyorlar. Çünkü demokrasi darbelerle kurulamaz.

 



Bizim yargı sistemi nasıl bir Türkiye istiyor?

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hâkim olan vesayet zihniyetinin meşru gördüğü sistemi arzu ediyor. O sistemin iki önemli unsuru var. Birincisi

devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü kavramıyla şekillenen katıksız ulus devlet anlayışı. İkincisi, tavizsiz bir laiklik anlayışında şekillenen

bir siyasal yapı. Devletin bölünmez bütünlüğü, farklılıkları ifade etme hürriyetini ve örgüt kurma özgürlüğünü tümüyle göz ardı etmek anlamına

geliyor.

 



Peki, Türkiye’de laiklik gerçekte ne anlama geliyor?



Laiklik din ve devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasını ve vatandaşlara din hürriyetinin tanınmasını icap ettiriyor ama Türkiye’de bunun aksi

yaşanıyor.

Devlet ve din otoritesinin birbirinden ayrıldığı bir sistem yok Türkiye’de.

Aksine din alanı, devlet aracığıyla kontrol ediliyor.

Diyanet İşleri başkanlığı laikliğin özüyle çelişiyor.

Bu kurum sadece Sünnilere hizmet ediyor ve diğer inanç gruplarını dışlıyor.

Dolayısıyla Türkiye’de bugünkü laikliği savunmak yerine gerçek bir laik sistem kurmak gerekiyor.

Çünkü dünyada böyle laik bir düzen yok.

Bizim

kendimize özgü olarak yarattığımız bu laiklik üstelik bir din haline gelmiş durumda.

Belirli kesimler ve seçkin zümreler bu laiklik dinine kayıtsız ve

şartsız olarak tapıyorlar.

Peki, yargı, toplumun taleplerinin farkında mı?

Zannetmiyorum.

26.05.2008

 

Statüko hukuku STATÜKO zaptiyeleri yine yalan söylüyorlar 

 

 3 Nisan 2008


Hadi ULUENGİN


 huluengin@hurriyet.com.tr

Statüko hukuku


HUKUK tartışılamazmış! Yargı eleştirilemezmiş! Adalet yorumlanamazmış!

Ne demek bu? Kim ne hakla ve hangi cüretle böyle bir fetva buyuruyor?

Danıştay Başsavcısı’dır diye, onun idamlara düzdüğü methiyeye alkış mı tutmalıyım?

Veya, masûm mahkûm etmiş Dreyfus Davası’ndaki "adalet"i mi kabulenmeliyim?

Yoksa, emekli elçi gibi Nazi "hukukçu" (!) Carl Schmitt’en mi örnek vermeliyim?

Ve tabii daha yoksa, öteki Başsavcı’nın AKP’yi kapatmak için gazete kupürlerinden yazdığı "iddianame"yi (!) mi "dokunulmaz" addetmeliyim?

Hayır, hukuk da, yargı da, yasa da tartışılır ve eleştirilir ki, daima da öyle olacaktır!

* * *

EN önce, yukarıdaki tabu tutum "Şeriatın kestiği parmak açımaz" deyimindeki kulluğun sekülerleştirilmiş biçimidir. "Laikçi" zevát dogmayı "lá-dini" kıldığını sanıyor.

Ama aynı zihniyeti kullanıyor. Zaten de ürettiği "kutsal"ın kıymet-i harbiyesi sıfırdır.

Çünkü, hukuk daha insani varoluştan itibaren tartışılmıştır. Asla durağan olmamıştır.

Zira, büyük "H"la Hukuk nedir ki? "Sosyal ilişkileri" düzenleyen kurallar bütünür.

Oysa toplumlar, dolayısıyla da maddi ve manevi olarak o sosyal ilişkiler hep dönüşür.

Nitekim, taş devri kabilelerinde avı zıpkınlayan mağara adamının en iyi et parçasına sahip olması ve gerisini de sırf kendi klanına dağıtması ilk "yasal hukuk" çerçevesine girer.

Ama ok ve yayın icádıyla avlanma yöntemi maddeten ve dayanışma ruhu manen geliştiğinde, eski hukuk da değişmiştir. Ava çıkamayan yaşlı ve sakatlara da et dağıtılmıştır.

Üretim hacminin ve toplum ahlákının dönüşümü yeni bir hukuk yaratmıştır.

* * *

AMA kuşkusuz, bileği kuvvetli olduğu; oku nişanı bulduğu; eti ayağına geldiği ölçüde paylaşımı reddedenler eski ayrıcalığı savunacaklardır ki, buna "statüko hukuk"u diyoruz.

Onlar hep mevcut yasaya dayanacaklardı ve káh "Şeriat’ın kestiği parmak acımaz"; káh da "yargının dokunulmazlığı tartışılmaz" diyerek, yenisinin önüne duvar öreceklerdir.

Dolayısıyla, yeni sosyal yapıya uygun olan ikincinin yerleşebilmesi ancak ve ancak, bir önceki "statüko hukuk"una karşı yürütülecek bir mücadeleyle mümkündür.

Eh, tartışmadan, eleştiriden ve çelişkiden muaf bir mücadele olamaz. Düşünülemez.

Eğer toplumsal dinamikler "adli muhafazakarlık"ı sarsmaz ve tabu sorgulayarak onu da kendi düzeyine çıkmaya zorlamazsa, hiçbir hukuk kendi kendini yenilemez. Yenileyemez.

Zaten, Hammurabi’den Mısır’a ve Roma’dan AB Anayasası’na, o toplumsal dinamikleri çoğu kez arkadan izlemiş olan her hukuk, bir "statüko - dönüşüm" mücadelesinin sentezidir.

* * *

AMA tabii tüm bunlar, mevcut yasaları "takmamak" (!) anlamına gelmiyor. Asla!

Aksi takdirde, taş devrinin bile ilk dönemine götürecek Somali türü bir kaosa gidilir.

Dolayısıyla, hiç şüphesiz ki her birey, yurttaş ve kurum, bir yenisi oluşana dek, hálen geçerli olan hukuk sistemine ve onun yargı ve yasalarına riayet etmekle yükümlüdür, nokta.

* * *

ANCAK, ilke böyledir diye kimse "hukuki tartışmaları"ı yasaklayamaz.

Yani, haksız yere kesilen parmağımın acısını bağırmam "tabu"yla engellenemez.

Danıştay Başavcısı’nın idam övgüsüne "vicdaaan" diye haykırmam da önlenemez.

Yargıtay Başsavcısı’dır diye de, gazete kupürü "iddianame"yle AKP’yi kapatmaya çalışmasını; bunu káale alan Anayasa Mahkemesi’nin ise aynı Anayasa’da dokunulmazlıkla donatılmış Cumhurbaşkanı dahil "dava"yı kabullenmesini benim eleştirmemem beklenemez.

Toplumsal dinamiklere uzak bir "statüko hukuku"yla uzlaşmam ise hiç beklenemez.

Ama yasal yurttaşım ve tabii ki ben de, o dinamiklerin er veya geç üreteceği yeni "dönüşüm hukuk"una dek beklemekle yükümlüyüm.

karar millendir

 2 Nisan 2008


Hadi ULUENGİN


 huluengin@hurriyet.com.tr

AKP’ye yalan emsál


"STATÜKO zaptiyeleri" yine yalan söylüyorlar. Yine işkembe-i kübradan atıyorlar.

Eh, AKP’ye yönelik "hukuki darbe"de minareye kılıf gerekiyor ya, uydur bakalım.

Dolayısıyla, son bir haftadır da aşağıdaki tahrifatı dillerine ve kalemlerine doladılar.

Önce, hiç utanmadan ve hiç sıkılmadan, "böyle şeyler Batı’da da olur" diye girizgáh yapıyor ve hemen ardından, Belçika’daki "Flaman Bloku" partisinden dem vuruyorlar.

Zira, "VB" kısaltmasını kullanan bu şoven ve ırkçı kurum, dört yıldır yine aynı rumuz altında, fakat "Flaman Çıkarları" (Vlaams Belang) ismiyle siyaset sahnesine çıkıyor.

İşte bizim hazretler de buradan hareketle, aynı partinin yasaklandığını yumurtluyorlar.

Tekrarlıyorum, böyle bir mugaláta baştan sona kadar yalandır ve de kuyruklu yalandır.

* * *

HAYIR, tahrifatın aksine, Belçika Danıştay’ı "Flaman Bloku"nu asla yasaklamadı.

Bu parti 14 Kasım 2004’deki Anvers kongresiyle kendini gönüllü olarak feshetti.

İsim değiştirdi ve daha o an, tamamen aynı program ve üyeler etrafında tekrar kuruldu.

Bunun ilk nedenini, yerel seçimler arifesinde "imaj yenilemek" çabası oluşturuyordu.

Diğeri ise, Gent şehir mahkemesi partinin yan örgütlerini "ırkçılık" suçlamasıyla ağır para cezasına çarptırdığı için, "papelleri kaptırmamak" açıkgözlüğünden kaynaklanıyordu.

Ve Kuzey’de yüzde yirmi oy alan "VB" hálen Parlemanto’da 19 temsilciye sahiptir.

Dolayısıyla, sakın ha, bizim "statüko zaptiyeleri" demokratik hukukla özdeşleşmiş o Benelüks ülkesini "despotik hukuk" sultası altındaki Türkiye’ye bir daha örnek vermesin.

Yalanı dahi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar ki, sipsivri Pinokyo burunları uzuyor.

* * *

ÖTE yandan, bırakın Belçika’yı falan, rejimin kökleştiği bütün çoğulcu ülkelerde ne zırt pırt parti kapatılır; ne de kapatılması için, gazete kupüründen "iddianame" hazırlanır.

Demokrasiler çocuk oyuncağı değildir. Onların ayrılmaz parçası olan siyasi kurumlar ise "hakimler"in iki dudağı arasından çıkacak fetváların yaz - boz tahtası hiç değildir.

Ve yegáne yasaklama istisnalarını, şiddeti fiilen savunmak; başka ülke casusu olmak ve evrensel hukuk tarafından insanlık suçu addedilen Nazizmi álenen sahiplenmek oluşturur.

Zaten 2. Savaşı nihayetinden itibaren yakın Avrupa tarihi incelendiğinde, sonsuz nadir de olsa, kapatılmış tüm siyasi kurumların yukarıdaki kategoriler içinde yer aldığı ortaya çıkar

* * *

NİTEKİM, Bask tedhiş örgütü "ETA"nın legal kolu olduğunu bağıran ve hep çeşitli isimler altında zuhur eden "Batasuna", konjonktüre göre, İspanya’da ara sıra yasaklanmıştır.

Ama daha geçen ay gerçekleşen seçimlere de "Aukera Guztiak" adıyla katılmıştır.

Öte yandan, Batı Alman Komünist Partisi "KPD"nin 1956 yılında kapatılması, söz konusu kurumun Doğu Berlin tarafından idare ve finanse edildiğinin ispatıyla gerçekleşmiştir.

Fakat yine de 1968’den itibaren "DKP" adıyla tekrar faaliyet göstermeye başlamıştır.

Ancaaak, kasten cımbızla seçtiğim bu çok istisnai iki örneğe rağmen ne Kuzey İrlanda’daki "İRA" terörünün uzantısı olan "Sinn Fein" Birleşik Krallık’ta; ne, táa 1946’dan beri neo -faşizmin kitle partisi oluşturan "MSI" İtalya’da; ne de, her ikisi birden neo-nazizmle gerdeğe giren "NPD" Almanya’da ve "FPÖ" Avusturya’da siyaset sahnesinden uzaklaştırılmışlardır.

Eee, AKP yasağına emsál arayanlara göre hani "Batı’da da böyle şeyler oluyordu?"

* * *

EVET evet, bizim "statüko zaptiyeleri"nin özrü ve yalanı kabahatinden de büyük.

İslami hassasiyetten demokratik bir kurum olan AKP’yi yukarıdaki partilerle kıyaslamaya kalkışmak cüretkárlığı yetmiyormuş gibi, bir de minareye kılıf ararken, o kılıfın örnek verdikleri klise kulesine dahi hiç uymadığını bilemeyecek kadar cehalet sergiliyorlar.

Onların yalanından kim ölmüş? Ama gerçeği haykırmak da demokratların boyun borcu.

 

bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler 

 

 

 bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler  nedenini açıklayamıyorlar.

 

 gerekçeli kararlar hep geçikmiştir.!!!

Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede 

 

 

Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede



AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu.

 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için

 

Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.

 

Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan

 

davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.



AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan

 

sonra rapor halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne

 

sunacak.

DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI



DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda,

 

“DEHAP’ın kapatılmaması”

yönünde

 

görüş bildirmişti.

 

Önemli davaların raportörlüğünü yürüten

 

Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili

 

dosyada da görev yapmış iptal davasının

 

“usulden reddi”

 

yönünde görüş sunmuştu.



Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.

 

Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı

 

çıkan vicdani retçilerin tavrının

 

‘Anayasal hak olduğu’

 

görüşünün savunulması da var. Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten

 

ihracını da

 

“AB rüyasının sonu”

 

olarak nitelemişti.

AKP davasına da türban raportörü Doç Dr Osman CAN Raportör 

 

AKP davasına da türban raportörü Doç Dr Osman CAN  Raportör 

 

Doç. Dr. Osman CAN - Raportör


1968 Iğdır'da doğdu.

Ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Almanya'da Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Türk ve Alman Hukukunda Cumhurbaşkanının Hukuksal Konumu konulu tez ile 1997 yılında

 

Yüksek Lisans; yine aynı üniversitede Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün Anayasal Sınırları konulu tez ile 2000 yılında Doktora eğitimini tamamladı.

 

Doktora tezi Almanya'da kitap olarak basıldı.

 



“Demokratikleşme Serüveninde Anayasa ve Siyasi Partilerin Kapatılması” adlı çalışmasının ardından 16.10.2006 tarihinde Anayasa Hukuku Doçenti

 

unvanını aldı. Çeşitli üniversitelerde Anayasa Hukuku, Devlet Teorileri, Anayasa Yargısı, Temel Hak ve Özgürlükler dersleri verdi.

 

2002’de Türk-Alman Kamu Hukukçuları Forumunu oluşturdu ve halen Türkiye Koordinatörlüğünü yürütmektedir.



02.07.2002 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi Raportörlüğüne atanan Can, Anayasa ve Anayasa Yargısı Teorisi, Hukuk ve Siyaset Sosyolojisi ve

 

Temel Hak ve Özgürlükler alanında akademik çalışmalar yürütmekte, bu çalışmalarını çeşitli bilimsel ve güncel hukuk dergilerinde yayınlamaktadır.

 

Ayrıca bu yöndeki görüşlerini günlük gazetelerde kamuoyuyla da paylaşmaktadır.

Türkiye’de ve yurtdışında yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunan Can, Türk-Alman Kamu Hukukçuları Forumunun çıkardığı kitap dizisinin

 

editörlüğünü de yürütmektedir.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

AKP davasına da türban raportörü

    18 Mart 2008




ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, AKP’nin kapatma davasına

bakmakla türban davasını da verdiği akademisyen kökenli raportör Doç. Dr.

Osman Can’ı görevlendirdi.

Raportör Can, ön inceleme raporunu en kısa sürede mahkemeye sunacak.

Türban davasında da rapor hazırlığını sürdüren Can, daha önce DEHAP

davasının raportörlüğünü yapmıştı. Çankaya Üniversitesi’nde "Anayasa"

dersleri de veren Can, DEHAP raporunda, "örgütlenme özgürlüğünün ihlali"

anlamına geleceğini savunup "DEHAP kapatılmasın" diye görüş bildirmişti.

Raportörlerin raporları, Anayasa Mahkemesi heyeti için bağlayıcı nitelik

taşımıyor.

 

 18.03.2008


Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede

AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için

Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.

 

Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan

davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.

 



AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan sonra rapor

 

halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne

sunacak.

 



DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI

DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda, “DEHAP’ın kapatılmaması” yönünde

 

görüş bildirmişti.

 

Önemli davaların raportörlüğünü yürüten Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili

 

dosyada da görev yapmış iptal davasının

 

“usulden reddi”

 

yönünde görüş sunmuştu.



Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.

 

Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı

 

çıkan vicdani retçilerin tavrının

 

‘Anayasal hak olduğu’

 

görüşünün savunulması da var.

 

Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten

 

ihracını da

 

“AB rüyasının sonu”

 

olarak nitelemişti.

 

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ ELİNDEN ALINMALIDIR Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel 

 

"YARGITAY CUMHURİYET

 

BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ

 

ELİNDEN ALINMALIDIR"

 Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel

 

 

'ASKER NEDEN SUSUYORDU?'
17.03.2008, 12:33

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel'e AK Parti’ye açılan kapatma davasını,
 
 
 
“28 Şubat müdahalesi ve brifinglerinde yargı mensupları ve Türk Ulusu küçük düşürülmüştür, onurları zedelenmiştir”
 
 
 
şeklinde yapmış olduğunu söylemlerle mi açıklayacağını sorduk.
 
 
 
Gündel’den şu yanıtları aldık:
 
 
"28 Şubat müdahalesiyle şu andaki kapatma davası
 
arasında ben bir fark görmüyorum. İkisinde de demokrasiye müdahale var."

 Hülya Okur-HaberX Özel

 

 

’ASKER NEDEN SUSUYOR’UN CEVABI BUDUR

 

Ahmet Gündel, dava hakkında ise:

 

Bu hukuksal bir dava değildir,

 

dava tamamen siyasi bir

 

davadır, siyasi sonuçlara

 

bağlanması istenen bir davadır.”yorumunda bulundu.

 

Gündel ayrıca açılan bu kapatma davasını askerle ilişkilendirerek;”

 

Olayı askerle ve Türkiye’deki ulusal güçlerle bağlantılı görüyorum. Bir süreden beri, kamuoyunun ve bende merak uyandıran ’asker neden susuyor’un yani bu suskunluğun altında bir kapatma davası girişimin yattığını düşünüyorum."

 

dedi.

 

 

 

“BU KURUMLARIN SİYASETE

 

YAPTIKLARI MÜDAHALE

 

GAYRİ MEŞRUDUR”

 

 

 

Askerin ve Yüksek yargının siyasal alana girme yetkisinin bulunmadığını belirten Gündel;”Asker, askerliğini yapacak. Anayasanın ve yasalarının askere verdiği görevleri yapacak. Yargının da aynı şeklide Anayasanın ve yasalarının kendisine verdiği yargı görevlerini yapması lazımdır. Bu kurumların normal, doğal görevleri alanından çıkıp da  siyasete yaptıkları müdahale gayri meşrudur. Yasal, Anayasal zemini yoktur. Onun için 28 Şubat müdahalesiyle şu andaki müdahalesi arasında hiçbir fark görmüyorum.

 

“CUMHURİYET BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN BEY’İN YARGIYA ÇOK ÖNEMLİ KATKILARI DA OLDU.”

 

Ahmet Gündel,; Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman bey ile Başsavcı vekilliği döneminde beraber, ortak çalışmaları olduğunu, Yargıtay Başsavcılığına yeni ceza ve usul yasalarının çıktığı dönemlerde ve ondan önceki dönemde çok büyük katkıları olduğunu ve işin bu tarafını güzel bulduğunu ifade etti. Fakat orda kalması gerektiğine işaret eden Gündel; hukuk kısmıyla ilgilenilmesi gerektiğinin altını çizdi.

 

“NEREDEYSE HER KONU

 

İDDİANAMEDE KAPATMA

 

NEDENİ OLARAK

 

GÖSTERİLMİŞ”

 

 

 

Emekli Yargıtay Cumhuriyet

 

Savcısı Ahmet Gündel

 

iddianamenin içeriği ilgili olarak:

 

” Hukuksal olmayan nedenlerle,

 

Başbakanın, ilgili Bakanların

 

yada Belediye Başkanlarının

 

ağzından çıkan türbanla ilgili

 

veya içinde ‘din’, ‘içki’ kavramı

 

geçen, neredeyse her konu

 

iddianamede kapatma nedeni

 

olarak gösterilmiş.”

 

şeklinde görüş bildirdi.

 

“HUKUKSAL KONULARA GİRMEM ÇÜNKÜ BU DURUM HUKUKSAL DEĞİL”

 

Gündel; Bu dava Anayasa Mahkemesine gittiğinde, Anayasa Mahkemesi tebligat yapar, bir ay içinde savunma verilmesi lazım ve sonradan esastan görüşülme açılması lazım gibi hukuksal konulara girmemesini, durumu hukuksal olmamasına bağladı.

 

“CHP’NİN SÖYLEMLERİNİ DOĞAL BULMUYORUM. ÇÜNKÜ DAVA DOĞAL DEĞİL”

 

CHP temsilcilerinin hukukun öngördüğü şekilde süreci görme taleplerini ise:” CHP temsilcilerinin;” Parti kapatmak istemiyoruz ama Yargının vereceği kararın sonucunu bekleyelim” demelerini çok doğal bulmuyorum çünkü dava doğal değil” diye yorumladı.

 

 

 

 

“YÖK GİTTİ.

 

CUMHURBAŞKANLIĞI GİTTİ.

 

BİR BAĞIMSIZ YARGI KALDI”

 

GİBİ DÜŞÜNENLER VAR.” 

 

 , “YARGITAY CUMHURİYET

 

BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ

 

ELİNDEN ALINMALIDIR.”

 

 

 

 

“Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yargının düşmeyen kalelerden biri olduğu yönündeki açıklamasına ilişkin sorulan soruya da Ahmet Gündel:” Yazının  gazetecinin azizliğine bağlı olduğunu, asıl söylemek istediğinin, o olmadığını ama  bir tarafın yine öyle bakmaya devam ettiğine dikkat çekti. Geride ne kaldığına bakıp; “asker suskun, etkisiz, sessiz hale getirildi, Yök gitti. Cumhurbaşkanlığı gitti. Bir bağımsız yargı kaldı”gibi düşünenlerin olduğunu belirtti. Gündel; Bağımsız Yargının da mevcut iktidara karşı kullandığı enstrümanın, Anayasa Mahkemesinin 367 kozu olduğunu, bağırttırta bağıttıra böyle bir karar verdiğini hatırlattı.  Ahmet Gündel, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının şimdiki enstrümanın ise AKP’yi kapatma yetkisinin, kayıtsız şartsız Başsavcıya verilmesinin, bunu kullanırsa sorumluluğa götürecek bir mekanizmanın da olmayışından bahsederken, AKP yönetimi’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın   yetkisini elinden almaya hazırlanmasına ilişkin ise şunları söyledi:” Bu düşünceyi desteklerim. Geçmişte de bu görevler kötüye kullanıldı. Vural Savaş ve onun gibi bir takım Başsavcıların demokrasi ve hukuk devletiyle nasıl bir mücadele içinde olduklarını üzüntüyle görüyoruz. Bu insanların görev dönemlerini düşünün, ellerindeki bu yetkiyi nasıl kullanabileceklerini düşünün. Onun için siyasi iktidar, ellerindeki yetkiyi kötüye kullananlar için gerekli önlemi alma hakkına sahiptir. Yargı mensupları, kendi kurumlarını tahrip ediyorlar. Haklarının kısıtlanmasına kendi elleriyle neden oluyorlar. “

 

“AK PARTİ GENİŞ BİR PARTİ. İÇLERİNDEN YANLIŞ KONUŞANLARDA ÇIKAR. İNSANOĞLUDUR.”

 

Ahmet Gündel; MHP’nin yaklaşımını doğru bulduğunu, Anayasa’dan parti kapatma konusunun çıkarılmasının gerektiğini savundu. Ceza hukukunda bir şahsilik prensibi de vardır;’Suçu kim işlediyse sorumluluk ona aittir.’ Bir kişinin işlediği bir suçtan dolayı bir başkasının suçlamaya hakkınızın olmaması gerekir. Belediye Başkanınız bir şey söylüyor, parti politikalarının dışında siz partiyi sorumlu tutuyorsunuz. AK Parti gibi geniş, milyonlarca üyesi olan  bir partiyi düşündüğünüz zaman bir takım sözler çıkacaktır, insanoğludur.”dedi.

 

“YARGI TÜRKİYE’DE ÖNEMLİ ORANDA TARAFSIZLIĞINI YİTİRDİ”

 

Gündel sözlerini:” Parti kapatılmamasını yada partilerin şiddete odaklanmasını ön gören bir kapatmaya indirmesi lazım. Bunun ceza genel kuruluna verilmesi, nitelikli çoğunluğa bağlanmasını da sakıncalı buluyorum. Siyasi partiler yasasında bir düzenleme getirilerek, yasalara aykırılık teşkil eden sözleri için yasal takibata indirgenmesinin yararlı olduğunu düşünüyorum. Yargı Türkiye’de önemli oranda tarafsızlığını yitirdi. Onun içinde yargının bazı yetkilerinin gözden geçirilmesinde yarar görüyorum. “şeklinde tamamladı.

 

ELEKTRONİK MUHTIRA İŞE YARAMADI ŞİMDİ DE HUKUK MUHTIRASI İLE Mİ DENEME YAPILIYOR 

 

 

Mehmet Barlas Yazıyor...  mbarlas@haberx.com


ELEKTRONİK MUHTIRA İŞE YARAMADI ŞİMDİ DE HUKUK MUHTIRASI İLE Mİ DENEME YAPILIYOR?


14.03.2008, 23:07

Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül, Erdoğan ve 71 milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek yönetmeye başlar? Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini TBMM'nin elinden alan 'eylemli iç tüzük değişikliği' tanımlı '367' kararını aldıktan sonraki ilk genel seçimde ne olduğu hatırlanmıyor diyelim. Genelkurmay'ın elektronik muhtırasını sonuçları unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola devam edilmek istenilmekte?


        Hukuk, ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden böylesine soyutlanmış bir kavram mıdır ki?
        Ülkenin seçimle iş başına gelmiş en büyük partisinin kapatılmak istenilmesi ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği ve demokratik ülkelerle ilişkilerinin askıya alınabileceği, izole edilmiş bir Ortadoğu memleketi konumuna itileceği, yargı mensupları tarafından umursanmamakta mıdır?        Bir Cuma günü akşamüstü ülkenin Anayasa Mahkemesi'ne Cumhuriyet Başsavcısı'nın "bu partiyi kapatın" içerikli dava açılması istemi geliyor.        Bu şok Cuma sabahı yaşansaydı, en azından ekonominin ne tür bir krizi "hemen" yaşayacağı belliydi. Ama sanki pazartesi takvimlerde yok ve bu şok hafta sonunda atlatılmış mı olacak?

       Veya iktidardaki partiyi kapatma başvurusu, Silahlı Kuvvetler Irak toprakları içinde harekattayken yapılsaydı, kendileri ile mücadele edilen bölücü terörist örgütün üyeleri "Sizi bu harekata yetkili kılan TBMM çoğunluğu ve Hükümetiniz de, savcılık tarafından yasa dışı görülüyor" demeyecekler miydi?

        Ayrıca haberlere göre yasaklanmaları istenilen AK partililer arasında Cumhurbaşkanı Gül de var. Oysa Anayasa'nın 105'inci maddesine göre  "Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır."

        Yani başsavcı'nın Cumhurbaşkanı hakkında böyle bir dava açması bile hukuken mümkün değil.

Merak etmiyor musunuz?

       Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül, Erdoğan ve 71 milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek yönetmeye başlar?

     Bu demokratik modelde iktidarlar seçimle gelip, post-modern veya klasik darbelerle gitsinler diye mi "Rejim" kendini programladı?

       Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini TBMM'nin elinden alan "eylemli iç tüzük değişikliği" tanımlı "367" kararını aldıktan sonraki ilk genel seçimde ne olduğu hatırlanmıyor diyelim. Genelkurmay'ın elektronik muhtırasını sonuçları unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola devam edilmek istenilmekte?        Acaba bu kapatma isteminin önümüzdeki yerel seçimlere nasıl yansıyacağı da mı hesaplanmıyor?

 

'Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?' 

 

'Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?'
Bugün, 10:08


 

 

 

 

 

 

Mehmet Barlas-SABAH

Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?

Tabii ki "dengeli" olmak, olaylara "tarafsız" bakabilmek, bizim mesleğin kaçınılmaz gereklerindendir.
Ayrıca atalarımız "Ne şaşkın ol basıl, ne taşkın ol asıl" dememişler mi?
Bunun yanında köklü değişimleri savunmak da bu coğrafyada fazla akıl karı değildir. Örneğin böylesine "cahil bir seçmen kitlesi" varken Türkiye'nin bir anda Batı Avrupa düzeyindeki bir demokrasiye sahip olmasını nasıl isteyebiliriz?
Mesela trafiğin yüz yıldır soldan aktığı İngiltere'de bunu sağa geçirmeye karar verseniz, İngiliz halkı bir anda buna uyabilir mi?
Demek ki bir "geçiş dönemi" nde önce bisikletleri, sonra otomobilleri, sonra kamyonları ve TIR'ları sağa geçirmek daha doğru olur.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de iktidarı sadece seçmenlerin vereceği oylarla belirlemek de herhalde "hemen" mümkün olmamalıdır.
Bunun için Türkiye önce Rönesans'ı ve Reformasyon'u yaşamalı, bir aşamada feodaliteye, sonra burjuvaziye sahip olmalı, buhar devrimini sanayi çağı izlemeli, hatta bir 2'nci Dünya Savaşı yaşanıp Sovyet modeli bir rejim de kurulmalıdır.
Ancak bundan sonra Bulgaristan ve Romanya gibi, Batı standartlarında bir demokrasiye ulaşılıp, AB'ye üye olunabilir.

Siyaset ve siyasetçiler
Ayrıca burada siyaseti siyasetçilerin yapması gibi kötü bir gelenek de var.
Demokratik rejim siyasetçilerin yozlaştığı bir ortam yaratır.
İktidara gelen siyasetçiler nedense kendi güvendikleri insanlarla kadrolarını oluştururlar.
Bu durumda muhaliflerin mutlu olması, ülkenin yarınına dönük güven duyması mümkün müdür ki?
Oysa demokrasiyi siyasetçilerden arındırabilsek ve ülkeyi devletin bürokratları yönetse, kadrolar sadece teknokratlardan oluşurdu. Ülkenin yönünü halkın beklentileri değil, devletin ve rejimin çıkarları belirlerdi.
Nedense bu gerçekleri bazıları anlamıyor.
Halkın oyu ile tek başına ikinci kez iktidar olmuş bir parti kapatılmak istenince, bu partinin hataları vurgulanacak yerde "demokratik refleks" ler gösteriliyor.
Bu reflekslerin sahipleri tarihi yanılgılar içindedir.
Bunlar ya Türkiye ile İsveç'i, Norveç'i karıştırıyor... Ya da bunlar kapatılması istenen iktidarın yalakalarıdır.

Şeriattan hukuka
Özellikle AB sözcülerinin AK Parti'nin kapatılmak istenmesine karşı gösterdikleri tepkileri anlamak mümkün değildir. Onlara Türkiye'nin bağımsız ve egemen bir ülke olduğunu, bizim istersek AK Parti'yi, istersek YouTube'u kapatabileceğimizi anlatmamız gerekir.
Onlar bilmelidir ki bırakın tam üyeliği, imtiyazlı ortaklık bile bizim için fazladır.
Bir ülke iktidarını seçim dışı yollarla değiştiremediği ve gerekirse başbakanını bile idam edemediği takdirde, bağımsızlığın ve egemenlik hakkının bir anlamı olabilir mi?
Bu coğrafyada şeriatın kestiği parmak acımaz.
Biz modern ve çağdaş olduğumuz için "şeriat" ın yerine "hukuk"u koymayı başardık.
Burada herkes parmağına sahip olmalıdır.
Çünkü biz bu demokratik reflekslerin arkasında "yabancı parmağı" nın olduğunu da hemen görüveririz.