Baş “örtüsü” toplumun zihnini “açıyor”
| Ferhat Kentel | |
|---|---|
![]() |
|
Baş “örtüsü” toplumun zihnini “açıyor”
Belki çok içindeyiz; çok içinde olduğumuz her dönemin bizim için “çok özel”
görünmesinde olduğu gibi şartlanmış bir şekilde bakıyoruz belki ama,
cumhuriyet tarihi boyunca bu memlekette pek rastlanmadığı kadar “düşünmek” zorunda kalıyoruz. Daha doğrusu “beraber düşünmeye” açık olan kesimler ezberlenmiş kalıpların, kurguların sınırlarını zorlayıp, algılarımızda yeni kapılar açarken,
“laiklik”, “milliyetçilik]”, “çağdaşlık”[/b görüntüsü arkasında tek
doğru düşüncenin kendilerinde olduğunu zannedenler, düşünceyi
tekellerine almaya çalışanlar, kutsallıklarına yabancı madde
bulaşmaması için kendilerini kapattıkları bunkerlerden sadece sağa sola
salvo atışları yapıyorlar. Beğenmedikleri[b] “çevre”nin,
sınıfların, köylülerin, inançların, kültürlerin etkisi ve değişimin
gücü karşısında mavi kanlarının ve imtiyazlarının bozulmaması için
kapandıkları o küçük bunker dünyalarında kendine güvensizlik ve
korkular had safhada.
Mutlak gerçeklik gibi kabul edilen
ezberleri, kurguları bozan değişimin ritmine, hızına, direnişin,
düşüncenin ve bilginin çoğullaşmasına yetişemeyenler ciddi ve acıklı
bir şekilde geride kaldılar. Çünkü o bunkerlerinde çok havasız
kaldılar, beslenemediler, dönüp dolaşıp tekrar ettikleri iki-üç slogana
sıkıştılar...
Değişimi felaket olarak nitelendirdiler.
Felaketin teorisini yapmaya çabaladılar. Çabaladıkça teorilerinin
felaketini apaçık ortaya serdiler...
Teorilerinin acizliği karşısında, belden aşağıya oynamaya başladılar. Sahip oldukları körelmiş dilden en çok nemalananların hazırladığı tezgahlara balıklama atladılar...
Bu körelmiş dil
vasıtasıyla imtiyazların içine çöreklenenler Mersin'de bir zamanlar bir
çocuğun eline tutuşturdukları bayrağı yere attırıp, nasıl “Türk-Kürt çatışması”
yaratmaya çalıştılarsa, şimdi de benzer vaziyetlerden medet umuyorlar.
Şırınga marifetiyle kadınların bacaklarına kimyasal püskürten bir geri
zekalı sayesinde (ya da aracılığıyla), Türk laikçi imgelemindeki fobik bir işaret olarak “mini eteklilere kezzap atıldı!” alarmıyla (hem de kış günü!) en ucuzundan “şeriat tehlikesi” oyunlarına sarılıyorlar.
Bu
ucuzlukların yanısıra, onların insan aklının sınırlarını zorladıkları
durumlar da var. Ama bu sınır zorlamaları düşünceyi çoğaltan, yeni
kapılar açan zorlamalar değil. Oynadıkları oyunların boyutları
toplumdan ve insandan ne kadar nefret edebileceklerini, bu nefret
sayesinde neleri göze alabileceklerini de gösteriyor. Şeriat tehlikesi olarak kullanıma ve tüketime hazır edilmek üzere, Ramazan'da oruç tutmayan insanları boğazlayan üç-beş faşist sayesinde (ya da aracılığıyla) laik panik tamtamları çalıyorlar. Madımak
otelini yakan katiller sürüsü sayesinde (ya da aracılığıyla)
kimliklerini cilalıyorlar. Cumhuriyet gazetesini bombalıyorlar, Ahmet
Taner Kışlalı'yı, Uğur Mumcu'yu, Danıştay yargıçlarını gözlerini
kırpmadan katledebiliyorlar. Yeter ki, bunkerlerinin sınırlarına gelmiş
değişimden bir miktar daha korunabilsinler... Yeter ki, toplumda
yarattıkları korku sayesinde bunkerleri korumak üzere kendilerini siper
edecek olan “laikçi insan malzemesini” de harekete geçirebilsinler...
Bu
laikçi insan malzemesini harekete geçirmeye çalışanlar kavgadan
inanılmaz medet umuyorlar; kavga gerçekleştikçe de tarifsiz bir zevk
alıyorlar. Adeta bir boks maçı şeklinde düzenledikleri, “histerik” çığlıklara sahne olan “32. gün” benzeri programlarla “laikçilerin” ve “şeriatçıların” birbirine girmelerini ve bizim de “bölünerek”, “tehlikenin farkına varmamızı” hesap ediyorlar.
Öte
yandan, bu belden aşağı vurma hesaplarının ötesinde aynı zamanda
havasızlıktan ötürü oksijen yetersizliğine uğramış akıllarının ne kadar
mizah ve yaratıcılık yoksunu oldukları da açığa çıkıyor.
Mesela kardan adam ve kardan kadından korkuyorlar!
Sivas'ta
TSE'nin tespit ettiği standartların dışında imal edilen, yani takkeli,
sakallı bir kardan adam ve başörtülü, gülümseyen bir kardan kadın (ellerinde de Türk bayrağı!) fotoğrafı karşısında bir köşe yazarı (Fatih Çekirge) “Yapmayın kardeşim bu millete ayıptır” diyor; “Bakın
o kardan adamı ne hale getirdik. Kim yapar bunu ? Çocukluğumuzdaki o
kardan adam beyazlığını böylesine bir tahrikle kim eritir.” diyerek panikliyor ve o muhteşem “tahlilini” sunuyor: “Belli
ki birileri bu milleti 'türban' diyerek 'Türk-Kürt' diyerek, bir
çarpışmanın, bir firtınanın, bir uçurumun eşiğine getirmek istiyor...
(...) Bu açık bir tahriktir... Ayıptır ve bu millete ihanettir.” (Hürriyet, 19.2.2008)
“Kardan adam ve kadın temsilinde yeni mizahi arayışlar”
olarak nitelendirilebilecek bu kar çalışması üzerine yazarın
yorumlarındaki mizah -niyet edilmeden yapıldığı için- eski komedi
filmlerindeki düşme sahnelerinin yarattığı efektlere benziyor ve
çalışmanın kendisindeki mizahı da bir anda aşıyor...
Kardan
adamın takkeli ve sakallısını, kardan kadının başörtülüsüne tahammül
edemeyen laikçi zihniyet, seçkinciliğini ve sınıfsallığını de giderek
açığa vuruyor. “Starbucks” kafede “başörtülü kadın” gördüğünde mekanın ve kendisinin bütün itibarının yitip gittiğini düşünen (pardon, tecrübe eden) havasız kalmışlar “Burası gibi nezih bir işletmede bunların ne işi var?” diyerek bütün gerçekliği, bütün çıplaklığıyla görünür kılıyorlar. (Bkz. Zeynep Erdim'in haberi, Bianet 19.2.2008)
Pencereleri doğru dürüst hava almayan bunkerlerde hayat giderek çekilmez hale geliyor. Duvarlarını “medeniyet”, “çağdaşlık”, “laiklik”
gibi anlamı boşaltılmış iktidar kelimelerinin örttüğü bunkerlerin
sıvaları dökülüyor. Altından bir zümrenin sınıfsal tahakkümü ve
hegemonyası sırıtıyor. Öte yandan, ezberlerini döne döne tekrar ederek
dili fakirleşen, zihni körelen bu seçkinci sınıf iktidarı karşısında
homojen cemaatler vasıtasıyla direnmeye çalışanların da çok yeni bir
düşünce üretemeyecekleri de ortaya çıkıyor.
“Yeni söz”
hem Türk usülü modernizmin totaliterliğine, hem de sadece kendine bakan
geleneksel-ataerkil cemaatlerin totaliterliğine karşı direnenlerden
çıkıyor. Örneğin, “Söz konusu özgürlükse hiçbir şey teferruat
değildir... Biz henüz özgür olmadık... Birimizin diğerimiz için tehlike
olduğu korkusunu yayıp bizi birbirimize düşürerek bu adaletsiz düzenini
devam ettiren yasakçı zihniyet tamamen ortadan kalkmadan hiç bir
özgürlük tam özgürlük değildir. Özgürlüklerin kısıtlanmasının ne demek
olduğunu bilen insanlar olarak, bundan sonra da her türlü ayrımcılığın,
hak ihlalinin, baskının, dayatmanın karşısında olacağız.” diyerek
bütün toplumu duyan, bu memleketteki gerçek özgürlük mücadelesine
yepyeni bir soluk getiren başörtülü kadınlardan geliyor bu yeni
düşünce...
Toplum onlar sayesinde, onların yeni kelimeleri
sayesinde kendini, geçmişi ve bugünü daha iyi anlıyor; geleceğe daha
güvenle ve umutla bakıyor.
Yardım çağrısı
Bir
okurum Silvan'dan yazmış. Öğretmen olduğu okul için yardım ve destek
talebinde bulunuyor. Kız öğrencileri eğitime kazandırma adına yürütülen
çalışmalarda kullanılmak üzere ihtiyaç fazlası kitap, eğitim materyali
ve okul araç gereçleri yani para yardımı dışında ne olursa bekliyor.
Mektubuna “bir sıcak selamınız dahi yeterli olacaktır” sözlerini de eklemiş.
Adresi şöyle:
Savaş DÖNEN
Mehmet Adil Kepolu İlköğretim Okulu
Silvan/Diyarbakır
Tel: 0505 502 04 96- 0 412 711 33 23
Duyarsız kalmamamız dileğiyle...




"Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası,
asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye
ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir."
Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk

























