Bizim yargı sistemi nasıl bir Türkiye istiyor? Neşe Düzel
Neşe Düzel
Doç. Dr. Serap Yazıcı: Bu, yargıçlar devleti kurulması süreci
"Hukukçular
ayaklanması yaşıyoruz. Yargı, halkla seçkinlerin iktidar kavgasında,
'hukuk'un değil, seçkinlerin yanında yer alıyor. Yargı, sosyolojik
olarak değil ama zihniyet olarak seçkinci çünkü."
"2007 nisanından beri bir hukuksuzluk savaşı içindeyiz. Yargı da,
Silahlı Kuvvetler de bu hukuksuzluk sürecinin parçası oldular,
siyasallaştılar. Vatandaşların bütün güvencelerini sona erdirecek çok
riskli bir durum bu."
"Yüksek Yargı, hukuka uymazsa ne yapmak gerekir? Toplum bu hukuksuzluğu
nasıl önleyebilir? Bu, Türkiye’nin çözemediği en köklü sorun. Yargıyı,
hukuka bağlılığı sağlamak için reformize etmeliyiz."
NEDEN ? SERAP YAZICI
Fırtına gibi bir hafta yaşadık. Yargıtay’ın muhtırası yayınlandı,
ardından Danıştay ona katıldı ve onun da ardından üniversite
yönetimleri bu iki kurumu destekledi. Yargıtay yayınladığı muhtırada
açıkça suç işleyerek, Anayasa Mahkemesi’nde sürmekte olan bir davayı
etkilemeye kalkıştı. Türbanla ilgili anayasa değişikliği yapan
parlamentonun “engellenmediğinden” yakındı. Yargının, siyasete bu
derece bulaşması, toplumsal bir tartışmada böylesine açık bir şekilde
taraf olması, onun “hakem” olma işlevini zedeledi. Yargı, hukuku nasıl
çiğneyebilir? Hukuku çiğnediğinde bunun cezası nedir? Yargı neden
siyasallaşır? Siyasallaşmanın sonucunda ne yaşanır? Yargıya bu cüreti
ne veriyor? Bütün bunları Anayasa hukukçusu Doç. Dr. Serap Yazıcı’yla
konuştuk. Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan ve Prof. Ergun
Özbudun’un başkanlığında sivil anayasa taslağını hazırlayan ekibin
içinde yer alan Doç. Dr. Serap Yazıcı'nın özellikle laiklik konusunda
çok sayıda yayını var.
NEŞE DÜZEL: Bizim üst düzey yargı bürokrasisinde tuhaf bir hareketlilik
ortaya çıktı. Önce Yargıtay, ardından Danıştay birer ‘muhtıra’
yayınladı. Bunlar, hukuki olmaktan ziyade siyasi metinler. Niye bizim
Yargı siyasete müdahale etmek istiyor?
Doç. Dr. SERAP YAZICI: Yargının bu tutumu yeni değil. Gerçi bugün en
yüksek düzeyine ulaştı ama, 1961 Anayasası’ndan beri sürüyor bu tutum.
Çünkü biz, temsili demokrasinin gerektirdiği siyasal kültüre sahip
değiliz.
Anlamadım...
Cumhuriyet’in kuruluşunda belirleyici olan seçkinler, halkın serbest
iradesiyle belirlenen siyasal organlara karşı güvensizlik besliyorlar.
Halkın kendi geleceği için doğru tercihler yapabileceği kanısında
değiller. Bu yüzden de bu tercihleri denetliyorlar ve bu denetimi de
son derece meşru telakki ediyorlar. Yargı da bu denetim rolünü yerine
getiren organlardan biri oluyor.
Yargının siyasete müdahalesi niye 1961 Anayasası’yla başladı peki?
Çünkü 27 Mayıs müdahalesini yapanlar, tüm dikkatlerini iktidarı
sınırlamaya ve azınlık haklarını korumaya odakladılar. Yani azınlık
haklarının korunmasını sağlayan bir anayasal düzen yaratmaya
odaklandılar.
Azınlık kim?
Cumhuriyet’in kurucuları... Çünkü Cumhuriyet’in kurucuları 1950-60
yılları arasında artık iktidarda değillerdi. Hem toplumsal hem siyasal
anlamda azınlıktılar artık onlar. Dolayısıyla 1961 Anayasası, seçilmiş
iktidarı sınırlamak isteyen bir anlayışla hazırlandı. Yargı burada
yasama ve yürütmenin iktidarını sınırlamanın bir güvencesi olarak
algılandı. Böylece devletin üç temel organı olan yasama, yürütme ve
yargı arasında bir hiyerarşi yaratıldı. En tepede yargı yer aldı. Oysa
Batı’da “kuvvetler ayrılığı” ve “hukuk devleti” dendiği zaman bu üç
temel organ eşit konumdadır ve yetkilerini anayasal sınırlar içinde
kullanmakla yükümlüdürler.
Sonra 1980 darbesi oldu ve 1982 Anayasası hazırlandı. Yargı hâlâ hiyerarşide tepede mi?
Bu zihniyet hâlâ belirli bir kesimde hâkim. Bu kesim, “hukuk
devleti”nden sadece yasama ve yürütme organlarının hukuk kurallarına
uygun davranmasını anlıyor. Yargının gerektiğinde hukuk kurallarının
dışına çıkma yetkisine sahip olduğunu düşünüyor. Ayrıca bu kesim,
“kuvvetler ayrılığı” ilkesinden de yargının üstünlüğünü ve mutlak
bağımsızlığını algılıyor. Böyle hukuk devleti olunamaz. Aslında
Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hâkim olan anlayış
vesayetçi demokrasi anlayışıdır. Biliyorsunuz... Cumhuriyet’in kurucusu
asker ve sivil bürokratlardır. CHP bünyesinde şekillenmiş olan
elitlerdir.
Vesayetçi anlayış nedir?
Seçilmiş makamların iradesi üzerinde sınırlama yapmayı meşru gören bir
anlayıştır bu. Bizde bu vesayetçilik, MGK gibi bazı kurumlar ve
mekanizmalar oluşturularak bir anayasal yönetim modeli haline
getirildi. Ama bugünün çağdaş uygarlığı ve Avrupa Birliği, temsili
demokrasiyi emrediyor. Vesayet demokrasisini değil.
Yargıtay, yayınladığı muhtırayla parlamentonun kararlarını eleştiriyor.
Türban yasasıyla ilgili olarak, “engellenemeyen bir hızla geçti” gibi
cümleler yazıyor. Yargıtay’ın, parlamentonun kararlarına böyle bir
muhtırayla karşı çıkma hakkı ve görevi var mı?
Hayır, kesinlikle yok. Yargı siyaset sürecine müdahale anlamını taşıyan
bildiriler yayınlayamaz. Hiçbir gerekçeyle yasama ve yürütme
organlarının iradesini yönlendirmeye teşebbüs edemez. Ayrıca hiçbir
gerekçeyle de böyle bir tutumu meşru gösteremez. Çünkü böyle bir
bildiri yayınlarsa, kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal ederek, yasamanın
alanına tecavüz etmiş olur. Çünkü kuvvetler ayrılığı kuralı, her devlet
organının sadece kendisine sunulmuş yetkileri kullanabileceği bir
sistemdir. Yargının anayasal yetkisi de kendisine intikal eden hukuki
uyuşmazlıkları hukuk kurallarının içinde karara bağlamaktır. Ama
maalesef Türkiye kuvvetler ayrılığı da dâhil olmak üzere her kavramı
keyfi olarak değerlendiriyor. Nitekim Batı demokrasilerinde bir fren ve
denge sistemi olan kuvvetler ayrılığı, bugün Türkiye’de organlar arası
kavgaya dönüştü. Türkiye sonuçları çok vahim olacak bir süreçte yol
alıyor.
Sizce bu sürecin sonuçları ne olur?
Bizim bu kavga ortamında artık hukukun üstünlüğünden söz etmemiz mümkün
değil. Oysa bireyler, ancak bir hukuk devletinde geleceğe güvenle
bakarlar. Çünkü devlet organlarının hukukla sınırlandığını görürler ve
böylece hukukun üstün olduğunu ve kendi haklarının garanti edildiğini
bilirler. Bizim ise yarınlara güvenle bakmamız mümkün değil. Çünkü
burada bir kaos ortamı hâkim. Geçen yıl nisan ayından beri biz bu
ülkede bir hukuksuzluk savaşı yaşıyoruz.
Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararından beri mi?
Evet. Maalesef Yargı da, üzülerek söyleyeyim Silahlı Kuvvetler de bu
hukuksuzluk sürecinin bir parçası oldular. Bu atmosfer içinde Silahlı
Kuvvetler de, Yargı da siyasallaştılar. Oysa demokratik bir hukuk
devletinde özellikle bu iki kurumun siyasetten çok uzak kalması
gerekir. Silahlı Kuvvetler’in siyasallaşması Türkiye’nin bağımsızlığı
ve geleceği bakımından çok risklidir. Silahlı Kuvvetler’in
siyasallaşması demek, yurt savunması hizmetini siyasi saiklerle yapması
demektir ki bu durum gerçekten çok risklidir. Çünkü Silahlı Kuvvetler
içinde görüş ayrılıkları olduğu takdirde bu iktidar kavgası yurt
savunmasından daha önemli bir hale gelebilir.
Yargının siyasallaşması ne sonuç verir peki?
O da çok tehlikeli. Çünkü bir hukuk devletinde vatandaşların yegâne
güvencesi yargıdır. Yani yasama ve yürütme organlarının hukukla
sınırlanmasının güvencesi yargıdır. Eğer yargı siyasallaşırsa,
güvenilebilecek başka bir kurum olmadığı için vatandaşların bütün
güvenceleri sona erer. Bugün Türkiye’de maalesef vatandaşın yargıya
olan güveni aşındı. Çünkü yargı siyasallaşıyor ve tarafsızlığını
kaybediyor. Yargı siyaset sürecinin bir parçası haline geliyor.
Türban yasası Anayasa Mahkemesi tarafından görüşülecek. Yargıtay bu son
çıkışıyla Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karara da müdahale etmiş
olmuyor mu?
Elbette. Oysa anayasamızın 18. maddesine göre hiçbir organ ve makam
yargıya tavsiye ve telkinde bulunamaz, emir ve talimat veremez.
Yargıtay’ın bildirisinde ise bir tür tavsiye ve telkin var. Anayasa
Mahkemesi’nin türban konusunda ne tür bir karar vereceğini bilmiyoruz
ama, Yargıtay’ın bildirisindeki ifadeler, Anayasa Mahkemesi’ni
anayasada yer almayan bir yetkiyi kullanmaya davet eden bir şekilde.
Yani türbanla ilgili anayasa değişikliğini esas yönünden denetlemeye
davet eden bir şekilde... Oysa Anayasa Mahkemesi, anayasa
değişikliklerini içerik yönünden denetleyemez. Sadece şekil yönünden
denetleyebilir.
Anayasa Mahkemesi’nin görüşeceği bir davaya böyle bir muhtırayla açıkça müdahale etmek suç değil mi?
Elbette. Yargı böyle bir müdahalede bulunamaz. Yargı mensupları da
diğer devlet yetkilerini kullananlar gibi hukuka uygun davranmakla
yükümlüler.
Yargıtay suç işlerse ne olur?
Yargılama söz konusu olamaz. Çünkü tıpkı parlamenterler gibi devlet
memurlarının da, yargı mensuplarının da dokunulmazlık güvenceleri var.
O güvence, kovuşturmaya engel oluyor. Çünkü kovuşturma özel bir
prosedüre ve izne tabi bulunuyor. Kimseyi itham etmek istemiyorum
ama... Yargıtay’ın bildirisi için bir yargılama söz konusu değil. Çünkü
Yargıtay Başkanı’nın izni gerekiyor. Oysa Yargıtay Başkanı’nın kendisi
de bu bildiriye imza attı. Görülüyor ki Türkiye’de dokunulmazlık sadece
parlamenterlerin sahip olduğu bir güvence değil. Eğer
dokunulmazlıklarla ilgili bir düzenleme yapılacaksa meseleyi tüm
dokunulmazlık güvencesine sahip herkes bakımından ele alınmalı.
Aslında ortaya hukuk açısından daha temel bir sorun çıkıyor. Eğer
bizzat Yüksek Yargı, hukuka ve yasalara uymazsa ne yapmak gerekir?
Toplum bu hukuksuzluğu nasıl önleyebilir?
Bu, Türkiye’nin içinden çıkamadığı en köklü problemlerden biri. Çeşitli
kararlar Yargı’nın tarafsız olmadığını gösteriyor. Üstelik bu yeni bir
olgu da değil. 1961 Anayasası’ndan beri Türkiye böyle bir sorunla karşı
karşıya. Mesela Anayasa Mahkemesi de görevini 1961’den beri hep vesayet
zihniyetiyle yaptı. Anayasa değişikliklerini şekil yönünden
denetliyorum gerekçesiyle aslında hep esas yönünden denetledi. Biz
bugün Cumhuriyet’in vesayetçi organlarını vesayetçi rollerini çok
derinleştirdikleri bir sürece tanıklık ediyoruz. Yargı’yı hukuka
bağlılığını ve tarafsızlığını garanti edecek bir perspektifle yeniden
yapılandırmak ve reformize etmek gerekiyor. Şunu unutmamalıyız. Bir
ülkede çok iyi hukuk düzenini kurmak için en uzman kadroları
görevlendirebilirsiniz. Ve bu uzman kadrolar dünyadaki tecrübelerden
yararlanarak kusursuz bir hukuk düzenini yaratabilirler. Ama gene de o
hukuk sistemini yaşatacak olan insan unsurudur, uygulayıcılardır. Eğer
uygulayıcıların zihniyetini değiştirmezseniz...
Sonuç ne olur? Ne yaşanır?
Bütün reform teşebbüsleri sonuçsuz kalır. 1982 Anayasası yürürlüğe
girdiği günden beri eleştiriliyor. Bu anayasanın otoriter, yasakçı,
vesayetçi olduğu hepimizin malumu ama şunu çok açık söyleyeyim. Eğer bu
anayasa bugüne kadar gerçekten anayasanın üstünlüğü kuralına ve hukuk
yöntemlerine bağlı kalarak uygulanmış olsaydı bu otoriter anayasaya
rağmen Türkiye’de çok daha demokratik bir anayasa düzeni kurulmuş
olabilirdi. Pek çok da sorun yaşanmazdı.
O zaman Türkiye’deki sorun Anayasa değil mi?
Değil. Sorun zihniyet meselesi. Bunun en yakın örneği 367 kararıdır.
Bakın... 1982 Anayasası kusurlu ama o anayasanın en kusursuz
düzenlemesi de cumhurbaşkanlığı seçimi. Çünkü 12 Eylül öncesinin en
temel sorunu cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Bu yüzden Konsey yönetimi
öylesine mükemmel bir hüküm kaleme aldı ki, o hüküm çerçevesinde
cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinin krize dönüşme olasılığı ortadan
kalktı. Ama geçen yıl cumhurbaşkanlığı süreci krize dönüştü.
Nasıl dönüşebildi peki?
Çünkü hukuk kuralları siyasi saiklerle çarpıtıldı. Bu çarpıtmaya,
anayasanın üstünlüğünün bekçisi olarak kurulan Anayasa Mahkemesi de
dâhil oldu. Anayasa Mahkemesi böylece kendi varlığını ve meşruiyetini
sorgulanır hale getirdi. Bugün yaşanan bir çöl fırtınası gibi bir şey.
Bütün kurumlar artık anayasal yetkilerini bir kenara bırakarak kendi
içlerindeki öfkeyi dile getiriyorlar.
Yargıdaki öfke neyin öfkesi sizce?
Bu çok çok derin bir öfke. Türkiye çok hızlı bir değişimden geçiyor. Bu
süreçte para dâhil çok şey el değiştiriyor. Siyasal iktidar el
değiştiriyor. Türkiye’de Cumhuriyet’in yerleşik elitleriyle AKP’nin
temsil ettiği yeni elitleri arasında bir iktidar kavgası yaşanıyor.
Ünlü siyaset bilimci Samuel Huntington 1970’lerdeki makalesinde
Türkiye’deki tek parti yönetimini “dışlayıcı” olarak sınıfladı. Tek
parti yönetimini kuran elitler, “Köylü milletin efendisidir” dediler
ama aslında köylü ve geleneksel kitleleri modernleşme politikalarından
dışladılar. Türkiye 1950’den bu yana dışlanan kitlelerin yani
“çevrenin” dönem dönem merkeze taşınma sürecine tanıklık ediyor ve
çevre merkezde her güç kazandığında...
Ne oluyor, ne yaşanıyor?
Seçkinlerle halk arasında çok güçlü bir siyasi gerilim, çatışma
yaşanıyor. Bugün de seçkinlerle halk arasındaki böyle bir çatışma
yaşanıyor. Yargı da hukukun yanında yer almalıyken seçkinlerin yanında
yer alıyor. Çünkü Yargı da sosyolojik olarak tartışılabilir ama
zihniyet olarak seçkinci. Bugün bir yargıçlar devleti kurulması
süreciyle karşı karşıyayız. Bu, demokrasiden uzaklaşmak demektir.
Hürriyetlerin güvencesiz olduğu bir yönetim modeli ve yönetimde
keyfilik demektir. Bir yargı oligarşisinin hâkim olduğu bir sistemdir
bu. Bunu demokrasi olarak tanımlayamayız.
Demokratik bir sistemde kurumların görev alanlarının dışına çıkması
halinde alınacak tedbirler mevcuttur. Bizde yargının alanı ve bunun
dışına çıkılması halinde yapılacaklar net bir şekilde belli midir?
Yargının alanı bellidir ama bu alanın dışına çıktıklarında bu sorunun çözümü yoktur.
Türkiye’de Yargı kendini yasamanın ve yürütmenin üstünde mi görüyor?
Zihniyet olarak tabii. Oysa kuvvetler ayrılığında hiçbir devlet organı
diğerine karşı üstün olamaz. Laik değerlere inanan çevrelerle laik
değerleri aşındıracağı düşünülen çevreler arasında bir çatışma var
bugün. Elbette demokrasi laiklik ilkesi olmaksızın kurulamaz. Laiklik
demokrasinin ön koşullarından biridir. Ama laikliği korumak adına
demokrasinin ön koşullarından biri olan hukuk devletinden vazgeçmek de
meşru değildir. Anayasamızın ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti
devleti laik bir hukuk devletidir” deniliyor. Şu halde ikisinden de
taviz verilemez, biri diğerine feda edilemez.
Yargıtay, tam üyelik görüşmelerini sürdürdüğümüz Avrupa Birliği’ni de
“yabancılar” olarak görüyor. Hâlbuki AB, bizim hukuk konularında da
ortak olup, değerlerini kabul etmeye hazırlandığımız bir yapı. AB’nin
bütün üyeleri birbirini denetleniyor. Avrupa’ya düşman bir yargı
sistemiyle nasıl AB üyesi olacağız?
Bu imkânsızdır ama... Biliyorsunuz Kopenhag Siyasi Kriterleri hukukun
üstünlüğünü, insan haklarını genişletip güvence altına almayı ve hukuk
devletinin ve temsili demokrasinin tüm mekanizmalarını kurup
işletebilmeyi gerektiriyor. Bütün bunları kabul ettiğinde Türkiye’deki
vesayetçi demokrasi temsili demokrasiye dönüşecek. Aslında bu ne
demektir? Karar alma sürecinde halkın temsilcilerinin, yani seçimle
belirlenmiş olan yasama ve yürütmenin belirleyici olduğu bir yapının
kurulması demektir. Yani seçkinci zihniyetin bugüne dek sahip olduğu
rolü, etkiyi kaybetmesi demektir bu.
Bizim yargının verdiği kararlar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne
gittiğinde, neredeyse her seferinde bu kararların hukuka uymadığı
sonucu ortaya çıkıyor. Bizim hukukumuz ve hukukçularımız neden evrensel
hukukun kriterlerine uymuyor?
Cevabı çok basit. Çünkü Türkiye’nin hukuk düzeni 12 Eylül yönetiminin
yarattığı hukuk düzenidir. Bu düzen otoriter ve yasakçıdır. Avrupa
hukukuna hâkim olan demokrasi değerlerinden çok uzaktadır. Anaya bugüne
dek pek çok değişiklik geçirdi ama 12 Eylül yönetiminden devralınan
ağır otoriter mirası kısmi değişikliklerle tasfiye etmek ve Anayasa’ya
liberal ve demokrat bir içerik kazandırmak kolay değil. Hâlâ o otoriter
miras tasfiye edilemedi. Bakın... Türkiye’de 1961’den beri 24 parti
kapatıldı. Sadece bu bile sahip olduğumuz hukuk düzeninin ve
uygulayıcılarının zihniyetini göstermeye yeterli.
Yargı, parlamentonun karlarına karşı çıkıp muhtıra vererek, halkın
iradesine de karşı çıkmış oluyor. Bir yargı sistemi kendi toplumunun
iradesiyle çatışabilir mi?
Çatışamaz. Böyle bir çatışma, demokrasinin sonunu hazırlayacak bir
ortam yaratır. Türkiye’de demokrasi mekanizmasının bir kısmı nispeten
işliyor. Siyasi partiler nispeten serbest ve yarışmacı bir seçim
sistemiyle seçiliyorlar. Halktan programları için destek alıyorlar ama
iş başına geldiklerinde o politikaları serbestçe uygulayamıyorlar.
Seçilmemiş kadroların icazetine tabi oluyorlar. Onlardan icazet
alamazlarsa politikalarını uygulayamıyorlar. Eğer uygularlarsa
muhtıralar ortaya çıkıyor. Bunun adı demokrasi değildir,
manipülasyondur.
Yargıtay’dan sonra Danıştay da bir muhtıra yayınlayarak Yargıtay’ı destekledi. Bir hukukçular ayaklanması mı yaşıyoruz?
Evet. Türkiye’de bugüne dek bu tür müdahaleler Silahlı Kuvvetler’den
gelirdi. Geçen yıl cumhurbaşkanlığı sürecinde Silahlı Kuvvetler ve
Yargı koalisyonu vardı. Şimdi ise yeni bir durumla karşı karşıyayız.
Tümüyle Yargı’nın üstlendiği bir süreci yaşıyoruz. İnşallah bundan
sonrası bütün devlet organ ve makamlarının hukukun sınırları içinde
kalmaya gönüllü oldukları bir uzlaşma ortamını getirir bize.
Uzlaşma ortamı, böyle muhtıralarla gelir mi?
Çok zor. İki ihtimal var. Ya uzlaşma olacak. Bu çok zayıf bir ihtimal.
Ya da bu hukuksuzluk tırmanacak ve kaosun hâkim olduğu bir durum
doğacak. Bunu hiç temenni etmiyorum. Çünkü böyle bir tablo ne
Yargı’nın, ne Silahlı Kuvvetler’in, hiç kimsenin menfaatine değil.
Danıştay Genel Sekreteri 27 Mayıs darbesini açıkça övmüştü. Darbeyi öven bir hukuk sistemi olabilir mi?
Hayır olamaz. Türkiye’de şu anda bir iktidar kavgası yaşanıyor ve hukuk
bu çatışmaya alet ediliyor, hukuk çarpıtılıyor. 1961 Anayasası
Türkiye’nin sahip olduğu en demokratik anayasaymış gibi görünüyor ama
bu anayasanın yapım süreci de, kendisi de demokratik değil. Bu
anayasayla yaratılan vesayet organları demokrasiyle bağdaşmıyor.
Demokrasiyi kurmak ve güçlendirmek adına darbeyi teşvik eden çevrelerin
hiçbiri gerçekten demokrasiye inanmıyorlar. Çünkü demokrasi darbelerle
kurulamaz.
Bizim yargı sistemi nasıl bir Türkiye istiyor?
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana hâkim olan vesayet zihniyetinin
meşru gördüğü sistemi arzu ediyor. O sistemin iki önemli unsuru var.
Birincisi
devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü kavramıyla şekillenen katıksız ulus devlet anlayışı. İkincisi, tavizsiz bir laiklik anlayışında şekillenen
bir siyasal yapı. Devletin bölünmez bütünlüğü, farklılıkları ifade etme hürriyetini ve örgüt kurma özgürlüğünü tümüyle göz ardı etmek anlamına
geliyor.
Peki, Türkiye’de laiklik gerçekte ne anlama geliyor?
Laiklik din ve devlet otoritesinin birbirinden ayrılmasını ve
vatandaşlara din hürriyetinin tanınmasını icap ettiriyor ama Türkiye’de
bunun aksi
yaşanıyor.
Devlet ve din otoritesinin birbirinden ayrıldığı bir sistem yok Türkiye’de.
Aksine din alanı, devlet aracığıyla kontrol ediliyor.
Diyanet İşleri başkanlığı laikliğin özüyle çelişiyor.
Bu kurum sadece Sünnilere hizmet ediyor ve diğer inanç gruplarını dışlıyor.
Dolayısıyla Türkiye’de bugünkü laikliği savunmak yerine gerçek bir laik sistem kurmak gerekiyor.
Çünkü dünyada böyle laik bir düzen yok.
Bizim
kendimize özgü olarak yarattığımız bu laiklik üstelik bir din haline gelmiş durumda.
Belirli kesimler ve seçkin zümreler bu laiklik dinine kayıtsız ve
şartsız olarak tapıyorlar.
Peki, yargı, toplumun taleplerinin farkında mı?
Zannetmiyorum.
26.05.2008




"Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası,
asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye
ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir."
Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk
























