Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)
blogmedya smart peopleRSSYorum RSS
12 mart 1921fifa 2010

Banner Maker Banner Maker Banner Maker

bila kayd u şard "Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir." Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk Banner Maker nufüs huviyet cuzdanı myspace graphics

gökyüzü kadar kırmızı 2006

orfeonrecord13289.bloggum www.bigoo.wswww.bigoo.ws

mutlu seneler 2023 e naruto shippudennereye payidâr nereye world nereye worldolmazsa olmazGlitter Photossosyalguvenligi tam turkey su da suretthe bank kelebek ektisi worldworld gezegen

Bu böyle güzel 

 

 

Güzin Same
   
  Güzin Same

Bu böyle güzel...

20. yüzyılın 3. çeyreğinde doğduk. “1900 o yıllarda.” Çoğunlukla doğduğumuz yer taşra olsa da, asıl olarak şehirlerde büyüttük kendimizi. Şehirli sayılmak için bir kaç kuşak gerektiğini bildiğimizden, tam şehirli sayılmayız, zaten içimizdeki o taşra duygusu çok önemli bir bileşenimiz oldu hep. Ama “şehirli kadın” olmanın o büyük konforunu kullandık: Okuduk, diploma sahibi olduk. Okullarımız, diplomalarımız sayesinde dönüp dolaşıp kendi hayatlarımız hakkında söz söyleyebilme cesaretini edindik. Hayatımızı iyi kötü kazandık, sadece maddi olarak değil, manevi olarak da.

Anne olmaya sıcak baktık esasen. Denk geldiyse, hayatlarımızın akışına uyduysa, pek çoğumuz anne de olduk. Hiçbirimiz anne olmayı birincil rol olarak bellemedik ama. Çocuklarımızla gurur duymayı değil, onları anlamayı öğrendik. Baktık ki, bizim hayattaki rolümüz “arkadaş” olmakmış. Annemizle, çocuğumuzla, sevdiğimiz erkeklerle her şeyden önce ve açık arayla önce, hep arkadaş olduk. Çalıştığımız iş yerlerinde, ast üst bilemedik bu nedenle.

Bu kadar arkadaşlık pratiği tabii, sonunda bizi hayatımızın bu güzel rolünün de kraliçesi yaptı. Olağanüstü huzurlu, içten, sevinçli arkadaşlıklarımız oldu. Her birimizin 5-10 “ahiretliği” oldu, bu kadınlarla nerede olursak olalım, kendimizi hemen o anda “evimizde” hissettik. Uzun uzun konuştuk. Kendimizi hiç saklamamanın büyük hazzını yaşadık.

Evimizde çok rahattık, kimseler yokken bile yanımızda, bir boşluk hissetmedik. Yaşadığımız ülkede ve dünyada olan bitenlere çok sıkıldık bazen ama kendi yöntemlerimizi oluşturduk. Okuduk, yazdık, çizdik, yaptık. İç rahatlığıyla televizyon da izledik, komşularla fallar da baktık. Yemekler yaptık çok sevdiğimiz insanlara. Uzun uzun sofralarda oturduk. Şarkılar söyledik, galiba hiç himse bu kadar çok sevmedi şarkı söylemeyi, o şarkıların sözlerinde kendisini bulmayı. Yeni diller edindik böylece kendimize. Kadın olmaktan gurur duyduk.

Buraya kadar hepsi çok güzel, inişler ve çıkışlara rağmen, tam ve bütünlüklü hayatlardı sanki yaşadığımız, uzaktan bakınca. Yakından bakınca bile doğruydu bir bakıma bu. Ama artık itiraf etmenin de vakti geldi, çattı. Yazıyı okuyan tüm erkekler duysun: Biz hayatta en çok aşk şarkılarını sevdik.

Aşka aşık” olmayı din haline getirdiğimiz söylendi , bu bir parça doğru ama abartılı. Aslında aşk umuduyla yaşamayı kendimize yol edindik. Doğru, yolda olup bitenler zaman zaman rotamızı şaşırttı. Ama biz o çok değerli kadın arkadaşlarımızla en çok aşk konuştuk, çocuğu yeni uyutmuşken, balkonda bir sigara yakıp - bir türlü tamamlanamayan bir işi sonunda bitirmişken, işyerinde koridorda - evde kışlıkları kaldırdıktan sonra mutfakta kahve yaparken - yani gündelik hayatta ne varsa onları zar zor bitirip de yer çekimine meydan okumak istediğimiz o ilk anlarda hep - o gün o aşık olduğumuz erkeğin neyi niye dediğini, o anda neler hissettiğimizi anlattık, dinledik durduk. En çok arkadaşlarımızın aşk haberlerine sevindik. En çok aşk sakarlıklarına güldük. Aşık olmak, her zaman birinci değilse de, hiçbir zaman ikinciden-üçüncüden geriye düşmeyen rolümüz oldu hayatta.

Evet, 14 Şubatları hiç mi hiç sevmedik, sanki bizimle bir bağlantısını kuramadık. Evet, 8 Mart'larda aşktan değil, daha “önemli” şeylerden söz ettik, diğer şeylere ek olarak aşktan da söz etmeyi bilemedik, bir tek ÖDP’nin inatçı sloganını unutmadık, o kadar. Ama ne kadar “aşmış” olsak da, içimizde bir yerlerde o “garip” rüyayı bulmaktan mutlu olduk.

İhtimal, babalarımızla bir türlü hesaplaşamadık. Aşk ilişkisinde erkekleri bu nedenle de pek anlayamadık, zamanla da anlaşılabilecek varlıklar olarak görememeye başladık, yine de onları sevmeyi ihmal etmedik, feda edemedik bu duyguyu.

20. yy 3. çeyrek doğumlu olunca, böyle olması kaçınılmaz mıydı? Tüm o filmleri, şarkıları, şiirleri bir hatırlayın: “Birer birer değil iki kişi varacağız oraya” . Bazen o filmlerin, şarkıların, şiirlerin sadece bazı duygularına sahip çıkıp da, diğer kısımlarını es geçtik belki de.

Yoksa hayatın katlanılmaz olduğunu ya da olabileceğini kabullenmek istemediğimizden, bu şekilde kaçmayı mı tercih ettik? Ya da kendimize olan aşkımızı ifade etmenin yolu muydu bu “aşık kadın” olma hallerimiz? Yüzlerce soru, yüzlerce cevap.

Bu soruların gücü/zafiyeti cevaplarının öznel oluşunda elbette. Herkesin 3 yaşından, 5 yaşından ya da 35 yaşından kalma cevapları var bu sorulara. Çünkü aşk dediğimiz şey, iki kişilik falan da değil, bir kadınlık.

O zaman, 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüzü kutlayalım, tüm anlamlarıyla ve yanında getirdikleriyle birlikte emekçi, savaş karşıtı ve aşık yanına da sahip çıkan kadınlar olarak.

8 Mart’ın tarihi önemini elbette biliyoruz, kadınların hakları için mücadele ederken yaşadıkları zorlukları, kendi hayatlarımız da dahil, her yerden biliyoruz, hem de seziyoruz. Hiçbirinin şaka olmadığının farkındayız. Ama kadınlar olarak aşkın hayatımızdaki önemine de sahip çıkıyoruz. Buna sahip çıkmanın hafifliğini yaşamak istiyoruz.

Bu cesareti, bu günün baharın gelişine denk gelmesinden alıyoruz.

1-Cemal Süreya
2- Gökhan Özgün
3- Paul Eluard


02/03/2008
Güzin Same

Yorum ekle

<< Ana sayfa