Bu böyle güzel
| Güzin Same | |
|---|---|
![]() |
|
Bu böyle güzel...
20. yüzyılın 3. çeyreğinde doğduk. “1900 o yıllarda.”
Çoğunlukla doğduğumuz yer taşra olsa da, asıl olarak şehirlerde
büyüttük kendimizi. Şehirli sayılmak için bir kaç kuşak gerektiğini
bildiğimizden, tam şehirli sayılmayız, zaten içimizdeki o taşra duygusu
çok önemli bir bileşenimiz oldu hep. Ama “şehirli kadın”
olmanın o büyük konforunu kullandık: Okuduk, diploma sahibi olduk.
Okullarımız, diplomalarımız sayesinde dönüp dolaşıp kendi hayatlarımız
hakkında söz söyleyebilme cesaretini edindik. Hayatımızı iyi kötü
kazandık, sadece maddi olarak değil, manevi olarak da.
Anne
olmaya sıcak baktık esasen. Denk geldiyse, hayatlarımızın akışına
uyduysa, pek çoğumuz anne de olduk. Hiçbirimiz anne olmayı birincil rol
olarak bellemedik ama. Çocuklarımızla gurur duymayı değil, onları
anlamayı öğrendik. Baktık ki, bizim hayattaki rolümüz “arkadaş”
olmakmış. Annemizle, çocuğumuzla, sevdiğimiz erkeklerle her şeyden önce
ve açık arayla önce, hep arkadaş olduk. Çalıştığımız iş yerlerinde, ast
üst bilemedik bu nedenle.
Bu kadar arkadaşlık pratiği tabii,
sonunda bizi hayatımızın bu güzel rolünün de kraliçesi yaptı.
Olağanüstü huzurlu, içten, sevinçli arkadaşlıklarımız oldu. Her
birimizin 5-10 “ahiretliği” oldu, bu kadınlarla nerede olursak olalım, kendimizi hemen o anda “evimizde” hissettik. Uzun uzun konuştuk. Kendimizi hiç saklamamanın büyük hazzını yaşadık.
Evimizde
çok rahattık, kimseler yokken bile yanımızda, bir boşluk hissetmedik.
Yaşadığımız ülkede ve dünyada olan bitenlere çok sıkıldık bazen ama
kendi yöntemlerimizi oluşturduk. Okuduk, yazdık, çizdik, yaptık. İç
rahatlığıyla televizyon da izledik, komşularla fallar da baktık.
Yemekler yaptık çok sevdiğimiz insanlara. Uzun uzun sofralarda oturduk.
Şarkılar söyledik, galiba hiç himse bu kadar çok sevmedi şarkı
söylemeyi, o şarkıların sözlerinde kendisini bulmayı. Yeni diller
edindik böylece kendimize. Kadın olmaktan gurur duyduk.
Buraya
kadar hepsi çok güzel, inişler ve çıkışlara rağmen, tam ve bütünlüklü
hayatlardı sanki yaşadığımız, uzaktan bakınca. Yakından bakınca bile
doğruydu bir bakıma bu. Ama artık itiraf etmenin de vakti geldi, çattı.
Yazıyı okuyan tüm erkekler duysun: Biz hayatta en çok aşk şarkılarını sevdik.
“Aşka aşık”
olmayı din haline getirdiğimiz söylendi , bu bir parça doğru ama
abartılı. Aslında aşk umuduyla yaşamayı kendimize yol edindik. Doğru,
yolda olup bitenler zaman zaman rotamızı şaşırttı. Ama biz o çok
değerli kadın arkadaşlarımızla en çok aşk konuştuk, çocuğu yeni
uyutmuşken, balkonda bir sigara yakıp - bir türlü tamamlanamayan bir işi sonunda bitirmişken, işyerinde koridorda - evde kışlıkları kaldırdıktan sonra mutfakta kahve yaparken -
yani gündelik hayatta ne varsa onları zar zor bitirip de yer çekimine
meydan okumak istediğimiz o ilk anlarda hep - o gün o aşık olduğumuz
erkeğin neyi niye dediğini, o anda neler hissettiğimizi anlattık,
dinledik durduk. En çok arkadaşlarımızın aşk haberlerine sevindik. En
çok aşk sakarlıklarına güldük. Aşık olmak, her zaman birinci değilse
de, hiçbir zaman ikinciden-üçüncüden geriye düşmeyen rolümüz oldu
hayatta.
Evet, 14 Şubatları hiç mi hiç sevmedik, sanki bizimle bir bağlantısını kuramadık. Evet, 8 Mart'larda aşktan değil, daha “önemli”
şeylerden söz ettik, diğer şeylere ek olarak aşktan da söz etmeyi
bilemedik, bir tek ÖDP’nin inatçı sloganını unutmadık, o kadar. Ama ne
kadar “aşmış” olsak da, içimizde bir yerlerde o “garip” rüyayı bulmaktan mutlu olduk.
İhtimal,
babalarımızla bir türlü hesaplaşamadık. Aşk ilişkisinde erkekleri bu
nedenle de pek anlayamadık, zamanla da anlaşılabilecek varlıklar olarak
görememeye başladık, yine de onları sevmeyi ihmal etmedik, feda
edemedik bu duyguyu.
20. yy 3. çeyrek doğumlu olunca, böyle olması kaçınılmaz mıydı? Tüm o filmleri, şarkıları, şiirleri bir hatırlayın: “Birer birer değil iki kişi varacağız oraya” . Bazen o filmlerin, şarkıların, şiirlerin sadece bazı duygularına sahip çıkıp da, diğer kısımlarını es geçtik belki de.
Yoksa
hayatın katlanılmaz olduğunu ya da olabileceğini kabullenmek
istemediğimizden, bu şekilde kaçmayı mı tercih ettik? Ya da kendimize
olan aşkımızı ifade etmenin yolu muydu bu “aşık kadın” olma hallerimiz? Yüzlerce soru, yüzlerce cevap.
Bu
soruların gücü/zafiyeti cevaplarının öznel oluşunda elbette. Herkesin 3
yaşından, 5 yaşından ya da 35 yaşından kalma cevapları var bu sorulara.
Çünkü aşk dediğimiz şey, iki kişilik falan da değil, bir kadınlık.
O zaman, 8 Mart Dünya Kadınlar Günümüzü
kutlayalım, tüm anlamlarıyla ve yanında getirdikleriyle birlikte
emekçi, savaş karşıtı ve aşık yanına da sahip çıkan kadınlar olarak.
8 Mart’ın
tarihi önemini elbette biliyoruz, kadınların hakları için mücadele
ederken yaşadıkları zorlukları, kendi hayatlarımız da dahil, her yerden
biliyoruz, hem de seziyoruz. Hiçbirinin şaka olmadığının farkındayız.
Ama kadınlar olarak aşkın hayatımızdaki önemine de sahip çıkıyoruz.
Buna sahip çıkmanın hafifliğini yaşamak istiyoruz.
Bu cesareti, bu günün baharın gelişine denk gelmesinden alıyoruz.
1-Cemal Süreya
2- Gökhan Özgün
3- Paul Eluard
02/03/2008
Güzin Same




"Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir.
Asıl mücadele sahası,
asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye
ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir."
Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk





















