Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
blogmedya smart peopleRSSYorum RSS
fifa 2010
bila kayd u şard "Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir." Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk myspace graphics

www.bigoo.wswww.bigoo.ws

mutlu seneler 2023 e nereye payidâr nereye world nereye worldolmazsa olmazGlitter Photossosyalguvenligi tam turkey su da suretthe bank kelebek ektisi worldworld gezegen

Faşizmin ayak sesleri 

 

 

Etyen Mahçupyan
   
  Etyen Mahçupyan

Faşizmin ayak sesleri

Türkiye hep faşizmin kıyısında durdu ama hiçbir zaman Batıdaki gibi bir faşizm yaşamadı. Yıllar önce bu durumu anlamaya çalışan bir yazımda,

faşizmin toplumu yatay kesen bir devletçiliğe muhtaç olduğunu ve Türkiye'deki ataerkil cemaatçi yapının buna izin vermediğini

söylemiştim.

Diğer bir deyişle laiklik toplumu öylesine bölmekteydi ki, devlet belirli bir cemaati yeğlerken ötekini dışlamakta ve dolayısıyla faşizmin kök salmasını

sağlayacak bir 'kimlikler-üstü' mutabakat oluşmamaktaydı. Dahası faşizm popülist bir söylem gereksindiği ölçüde, daha kalabalık olan

muhafazakârların devletle olan ikircikli ilişkisi böylesi bir rejimi mümkün olmaktan çıkarmaktaydı.

Bugünlerde durum değişiyor... Ulusalcılık bunun görüntülerinden biri. Ulusalcılık bir yandan milliyetçiliğin laikliğin üstünü örterek kimlikler arası

bir bağ kurmasını sağlıyor ama aynı anda da gayrimüslimleşmiş bir 'öteki' üretiyor. Böylece Kürtlerin sembolik anlamda İslamiyet'in dışına

itilmelerine şahit oluyoruz. Kendi karşıtını din üzerinden algılayan bir etnik bakış bu...

Müslümanlık dışındaki dinler düşman etnisiteler olarak algılanınca, muhafazakârların yadırgamadığı bir ortak payda oluşuyor ve laikliğin iticiliği büyük

ölçüde buharlaşıyor. Ancak ulusalcılığın ikinci bir boyutu daha var: Bu akım için bugünkü devlet kurumu arzu edilen devletçiliği karşılamaktan uzak

kalıyor. Cumhuriyet rejiminin ana ilkesi olan ve 'beka' meselesini, 'devletin milleti ve ülkesi ile birlikte' özne olmasını kuşatan devletçilik

anlayışının asıl sahipleri ve bayraktarları artık ulusalcılar...

Diğer taraftan devletçilik, devleti şu an onun adına davranan aktörlerden bağımsız bir varlık olarak tahayyül ettiği için, kültürel kimliği

muğlâk bir özne yaratıyor ve böylece farklı kimliklerin ortak bir ideolojik zeminde biraraya gelmesini mümkün kılıyor. Kısacası ulusalcılık denen

şey, geniş bir biçimde düşünüldüğünde, toplumu yatay olarak kesen ve 'çözümü' doğrudan devletin zor kullanımında arayan kimlikler üstü

bir siyasi pozisyon. Böyle bir durum Cumhuriyet tarihinde ilk kez ortaya çıkıyor ve faşizmi olanaklı kılıyor. Tarihe meraklı olanlar benzer bir

durumun İttihat ve Terakki döneminde oluşmuş olduğunu bilirler...

Söz konusu akımın işlevsel olmasının ardında, AKP iktidarının süreklilik arz edeceğinin ortaya çıkmasının bir 'tehdit' olarak algılanması yatıyor.

Çünkü bu durum Türkiye'nin AB'ye yaklaşmasını ve devletin giderek 'küresel bağımlılığa' mahkûm olmasını ima ediyor. Dahası siyasi bir iktidarın

devamının garantilenmesi, bürokrasinin de geleneksel direncinin kırılması ve özellikle askerin hükümet yarşısında 'yumuşaması' anlamına gelebilir...

Oysa devleti ve devletçiliği asıl koruması beklenen ve herhangi bir 'kriz' anında ulusalcıların işbirliği yapmayı düşünecekleri en büyük ortak muhakkak ki askerdir.

Bugünlerde ulusalcılar Ergenekon çetesi soruşturması nedeniyle zayıflamış gibi gözüküyorlar. Ama merak etmeyin! Geride Baykal ve Bahçeli

var... Onların da çeteyle ilişkili olduğunu söylemiyorum tabii ki, ama ya yaptıkları çıkışın siyasi işlevini anlamayacak durumdalar, ya da ideolojik

olarak ulusalcı pozisyonu desteklemekteler... Çünkü Kuzey Irak'a yönelik kara harekâtı sonrasında "Birileri PKK'yı tasfiye konusunda nihai

hedefe gidilmesini sanki uygun görmedi" diyebilmek; ya da "Türk milletinin derin bir hayal kırıklığı içinde olduğunu" öne sürmek başka türlü

anlaşılması zor cümlelerdir.

Harekâtın durmasında ABD'nin etkili olduğu açık. Ama bu harekâtın ABD onayı olmadan ve dolayısıyla Barzani'nin rızası olmadan

yapılamayacağı da aynı derecede açık...

Baykal ve Bahçeli ise meseleyi bu noktada tutmayı nedense beceremiyorlar.

Onlar Büyükanıt'ın hükümet

yanlısı olmasıyla 'başarısız' olarak değerlendirilmesi tespitlerini birleştirmeye çalışarak, 'gerçek' devlete selam göndermeye çalışıyorlar.

Böyle bir

'devletin' bulunmadığını söyleyebilirsiniz... Ama faşizm denen rejim zaten beceriksiz olan devletin yerine 'gerçek' devletin geçmesini arzu

edenlerin, 'halk desteği' ile meşru hale gelen sistematik zulmü değil midir?

Taraf

İlgili yazılar

Yorum ekle

<< Ana sayfa