Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
İnşallah yeni bir '367 vakası' yaşanmaz!
Türban diyorsun, sorun... Kürt diyorsun, sorun... Alevi diyorsun,
sorun... Ermeni diyorsun, sorun... Patrikhane diyorsun, sorun...
Vakıflar diyorsun, sorun... Laiklik diyorsun, sorun...
Hiçbiri yeni de değil.
Çoğu 80 küsur yıldır sorun!
Peki niçin öyle?
Neden çözülmez bu kadar yıldır? Ne diye biriktirildi bunca sorun?
Siyasal kadrolar, laf üretmek yerine neden çözüm iradesi
sergileyemediler?
Sanki bir deli gömleği giydirilmiş Türkiye'ye. Arada bir orasından burasından dikişleri atıyor ama bir türlü kurtulamıyoruz.
Sorunlar durduk yerde yok olmaz ki. Sorunlar ertelendikçe, halının altına süpürüldükçe, saklandıkça müzminleşir, o kadar.
Yasaklar sorunları çözmüyor ki.
Tam tersine.
Yasaklar, yasakçı anlayışlar, sorunları daha beter, daha içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Kürt sorununda böyle olmadı mı?
PKK ve terör böyle azmadı mı?
Bu yüzden de yasakçı değil, özgürlükçü düzen gerekiyor, demokrasi ve
hukuk devleti gerekiyor, insan hakları düzeni gerekiyor, bütün bu
sorunlardan kurtulmak için...
İlle de yasaklarla yaşamak zorunda değiliz.
Bunca yıl yaşadık, yeter!
Seksen küsur yıldır yasaklarla yaşadık da ne oldu, çok mu ileri gitti Türkiye?..
Bakın, üniversitelerdeki başörtüsü-türban yasağına ilişkin sorunu neredeyse yirmi yıl salladık.
Sorun yok mu oldu?
Hayır, aksine kangrenleşti.
Üstelik onca yıl 'İslamcı radikalizm'in değirmenine su taşıdı üniversitelerdeki bu yasak.
Şimdi bu konuda bazı soru işaretlerine rağmen makul bir çözüm yolu
aralanmış durumda. Çene altı formülü falan derken, bir demokrasi ayıbı
olan bu yasaktan kurtulabilir Türkiye.
Ama bir tarafta kıyamet kopuyor. Sanki dünyanın sonu gelmiş durumda.
Televizyon kanallarında bazı üniversite rektörlerini hayretle
izliyorum. Kimi, "İran'dan farkımız kalmaz!" diyor. Kimine göre laiklik
elden gidiyor. Kimi, "Cumhuriyetin niteliği değişiyor, İslam
Cumhuriyeti oluyoruz" diyor.
Bir rektör ise öylesine bir laf ediyor ki, kantarın topu iyice kaçıyor.
Atatürk'ün ölümüyle birlikte Türkiye'nin 1938'de karşı devrim sürecine
girdiğini söyleyebiliyor. Ölçüyü o denli kaçırıyor ki, Atatürk'ün
Batı'ya dönük çizgisini çok partili demokrasiye taşıyan İsmet İnönü'yü
de silebiliyor tarih defterinden...
Oysa ulusalcı takım, 'karşı devrimi' daha çok 1950 ile başlatır. Seçim
sandığıyla, yani milletin kendi oylarıyla ilk kez iktidar değişikliği
yapılmasını, Türkiye'de bütün kötülüklerin kökünde yattığına inanırlar.
Çünkü demokrasiden hiç hazzetmez bu ulusalcı takım. Onun için de bir
darbe ile askerin iktidara el koymasını, iyice bir mıntıka temizliği
yapılmasını isterler.
Tarihten herhangi bir ders almadıkları için böyle düşünür bu ulusalcı
takım. Askeri darbelerin Türkiye'ye yaptığı kötülüğü, hasarı
göremezler, görmek işlerine gelmez.
Karşı devrimi 10 Kasım 1938'den başlatan o üniversite rektörünü dehşet içinde dinlerken bunlar da aklıma takıldı.
Bu arada, 12 Eylül'ün ürünü olan YÖK'ün özellikle 28 Şubat'tan bu yana
üniversitelerde nasıl bir kadrolaşma yarattığını bir kez daha hüzünle
düşündüm.
Geçelim.
Demin de belirttiğim gibi, üniversitelerde başörtüsü-türban yasağının
nihayet kalkması yolunda olumlu gelişmeler var. AKP ile MHP arasındaki
mutabakat bu kapıyı aralamış durumda.
Dileriz, bundan sonra Prof. Dr. Ergun Özbudun'un deyişiyle bir 367
vakası daha yaşanmaz. Dileriz, Anayasa Mahkemesi bu kez baskılara
direnir, hukuk yolundan sapmaz.
|
|
|