|
Irak ülkeden başka her şeye benziyor
Beş yıllık işgalin
ardından, Irak bir ülke olarak yerle bir edilmiş durumda. Bağdat bugün,
yüksek beton duvarlarla bölünmüş Sünni ve Şii gettolarından menkul. ABD
ölüm oranlarının düşmesiyle övünüyor ama bunun kısmi nedeni, korkunç
bir etnik temizlik sürecinin tamamlanmış olması
18/03/2008 (470 kişi okudu)
Patrıck Cockburn
Geçen
hafta konuştuğum sıkı bir Saddam Hüseyin muhalifi, Irak Başbakanı Nuri
el Maliki'nin kısa süreli başkent turu sırasında Bağdat merkezinin bir
kısmını kapatan kırmızı bereli Iraklı askerleri seyrederken, "Saddam
dönemindeki Irak'ı hatırlatıyor' diye söyleniyordu.
Irak işgalinin üzerinden beş yıl geçti ve ABD'yle Irak yönetimleri
ülkenin giderek daha az tehlikeli bir yer haline geldiği iddiasında,
fakat Maliki'yi korumak için alınan önlemler kazın ayağının öyle
olmadığını gösteriyordu. Silahlarını sağa sola doğrultan askerler önce
sokaklardaki bütün trafiği temizledi. Ardından dört siyah zırhlı araç,
ki her birinin tepesine üç tane makineli tüfek yerleştirilmişti, Yeşil
Bölge'nin kale gibi tahkim edilmiş kapısından hızla çıktı; onları haki
renkte Amerikan Humvee'leri ve başka zırhlı araçlar takip etti. En
nihayetinde, hızla ilerleyen konvoyun ortasında, siyah camlı, kurşun
geçirmez ve birbirinin aynısı altı araç gördük, Maliki onlardan birinin
içindeydi herhalde.
Bağdat'ta karışık mahalle kalmadı
Hiç de aşırı önlemler değil bunlar, zira Bağdat hâlâ dünyanın en
tehlikeli kenti. Başbakan sadece mensubu olduğu Davet Partisi'nin olsa
olsa 800 metre uzağındaki merkezine gitmekteydi, fakat yüzlerce
güvenlik elemanı sanki düşman toprak-larına adım atıyormuş gibi
davranıyordu.
Beş yıllık işgal Irak'ı bir ülke olarak yerle bir etti. Bağdat
bugün, yüksek beton duvarlarla bölünmüş düşman Sünni ve Şii gettolardan
menkul bir yer. Hatta farklı semtlerin farklı ulusal bayrakları var.
Sünni bölgeler Baas partisinin üç yıldızını taşıyan eski Irak bayrağını
kullanıyor; Şiilerse, Şii-Kürt hükümetinin kabul ettiği yeni versiyonu
dalgalandırıyor. Kürtlerin zaten kendi bayrağı var.
Irak hükümeti normal hayatın geri gelmekte olduğu izlenimi vermeye
çalışıyor. Iraklı gazetecilere süregiden şiddetten söz etmemeleri
söyleniyor. Otelimin yakınlarındaki Karada semtinde patlayan bir bomba
70 insanı öldürdü-ğünde, polis enkazın görüntülerini almak isteyen bir
televizyon kameramanını döverek uzaklaştırdı söz gelimi.
Sivil can kayıpları Kasım 2006'da günde 65 kişiyken Ağustos
2007'de günde 26 kişiye düştü. Fakat ölüm oranlarının düşmesinin kısmi
nedeni, korkunç bir etnik temizlik sürecinin tamamlanmış ve Bağdat'ın
büyük bölümünde artık karışık semtlerin kalmamış olması.
Irak savaşının, diğer savaşlardan önemli bir farkı da ülke dışında
pek anlaşılmaması. Bizzat Iraklılar bile çoğunlukla ne olup bittiğini
anlamıyor, zira sadece kendi topluluklarından (Şii, Sünni veya Kürt)
haberdarlar, diğer toplulukların ne yaşadığı konusunda pek az bilgileri
var. Başkan George W. Bush Saddam Hüseyin'i devirmeye karar verdiği
andan itibaren, bunun babasının 1991'deki savaşından çok farklı olacağı
açıkça görülmeliydi. 1991'deki, Kuveyt'teki statükoyu yeniden tesis
etmek için girişilen geleneksel bir savaştı.
2003'teki savaşın radikal sonuçları olması kaçınılmazdı. Saddam
Hüseyin devrilip seçimler düzenlendiği takdirde bu, yüzde 20'lik Sünni
azınlığın hâkimiyetinin yerini Kürtlerle ittifak halindeki Şiilerin
hâkimiyetinin alması anlamına gelecekti. Seçimi İran'la bağlantılı dini
Şii partileri kazanacaktı, 2005'te yapılan iki seçimde öyle de oldu.
Amerika'nın Irak'taki sorunlarının birçoğu, Washington'ın, Saddam
Hüseyin'in devrilmesiyle oluşan iktidar boşluğunun İran ve Mukteda Sadr
gibi Şii liderlerce doldurulmasını önleme çabasından kaynaklandı.
ABD ve müttefikleri 19 Mart 2003'te başlayan ve kendi zaferleriyle
sonuçlanan savaşı hiçbir zaman anlamadılar aslında. Orduları Bağdat'a
kolayca ulaştı, zira Irak ordusu savaşmadı. Yüksek maaşlı, iyi
teçhizatlı ve Saddam'la aşiret bağları olan o meşhur Cumhuriyet
Muhafızları bile evlerine gitti. Televizyonların ve çoğu gazetenin
savaşa dair verdiği haberler son derece yanıltıcıydı, zira geniş çaplı
çatışmalar yaşandığı izlenimini veriyordu, halbuki ortada çatışma falan
yoktu. Kuzeydeki iki kente, Musul ve Kerkük'e, ele geçirildikleri gün
girdim; tek bir kurşun bile atılmadı. Bağdat'a giden yollar üzerindeki
sıra sıra yanmış tanklar ağır çatışmalar yaşandığı görüntüsü veriyordu,
fakat neredeyse tümü, vurulmadan önce mürettebatları tarafından terk
edilmişti.
Irak halkını ilkel sandılar
Savaş çok kolaydı. Bilinçli olarak veya olmayarak Amerikalılar,
Iraklıların ne söylediğinin ya da yaptığının önem taşımadığı gibi bir
inanca kapıldı. Iraklılardan 1945'te Almanların veya Japonların
davrandığı gibi davranmaları beklendi, halbuki Iraklıların büyük
çoğunluğu mağlup olduğunu düşünmüyordu. Sonradan Irak ordusunun
lağvedilmesiyle yapılan kritik hatadan kimin sorumlu olduğuna dair
ateşli tartışmalar alıp yürüyecekti. Fakat o günlerde Amerikalılar
abartılı emperyalist kibir sergiledikleri bir ruh hali içindeydi ve
ister ordu içinde ister dışında olsun, Iraklıların ne yaptığı
umurlarında değildi. Muhalefet lideri Ahmed Çelebi şu acı sözleri sarf
edecekti: "Bizim ilkel yerliler olduğumuzu düşündüler. Hiçbir önemimiz
yoktu onlar için."
Bağdat'ın düşüşünü takip eden o ilk aylarda Amerikalı
muzafferlerin, tam anlamıyla 19. asırda Hindistan'da güçlerinin
doruğunda olan Britanyalılar gibi davrandığına tanık olmak olağanüstü
ve bazen de eğlenceli bir tecrübeydi. Raca'nın hayaleti hortlamıştı.
Bağdat borsasında komisyonculuk yapan bir arkadaşım bana, ailesi
Cumhuriyetçi Parti'nin bağışçıları arasında bulunan 24 yaşındaki bir
Amerikalının nasıl borsanın başına getirildiğini anlatıyordu. Bu genç,
kendisine büyük rahatsızlıkla bakan brokerlara (bu insanların çoğu
birkaç dil konuşuyordu ve üniversitelerde yüksek lisans yapmıştı)
demokrasinin faziletlerinden söz edip durmuştu.
O dönemde oluşan daha da yanlış bir kanı, Iraklıların büyük
çoğunluğunun Saddam Hüseyin'den kurtulduğu için mutlu olduğu
yönündeydi. Saddam acımasız ve yetersizliğiyle felaketlere yol açmış
bir liderdi, ülkesini yerle bir etmişti. Kürtlerin ve Şiilerin hepsi
onun gitmesini istiyordu. Fakat bunun ardından şu ilave edilmiyordu:
Iraklılar, hangi kökenden olursa olsun yabancı bir güç tarafından işgal
edilmek istemiyordu.
Blair yine haksız çıktı...
Bunun ardından Başkan Bush ve eski Britanya başbakanı Tony Blair,
Baas rejimini devirmenin işgali zorunlu kıldığı ayaklarına yattılar,
fakat öyle değildi. İşgal yönetimindeki arkadaşlarım bana, "Irak'ı terk
edersek anarşi gelir" nakaratını tekrarlayıp duruyordu. Kaldılar, fakat
anarşi herhalükârda geldi.
İşgalin ilk yıllarında rüzgarın nereden estiğini söylemek kolaydı.
Bağdat'ta Amerikalı bir asker öldürüldüğünde veya yaralandığında hemen
oraya giderdim. Bir Humvee'nin duman tüten enkazı veya yoldaki koyu
renk bir kan izinin yanında durup sevinç gösterileri yapan bir
kalabalık olurdu her daim. Amerikalı bir asker vurulmuştu ve sonrasında
Iraklı bir adamla konuşmuştum. Bana, "Yoksul biriyim, ama ailem bunu
tavuk pişirerek kutlayacak" demişti. O saatlerde Bush ve dönemin
Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, direnişçilerin 'eski rejimin
kalıntıları' ve 'yenilmeye mahkûm' olduğunu söylemekle meşguldü.
Iraklılar arasında da kendi toplumlarındaki derin bölünmelere
yönelik yanlış bir kanı vardı. Sünniler, Şiilerle farklılıklarını fazla
abartmakla suçluyorlardı beni, fakat önde gelen Şii liderlerin adını
saydığımda ellerini küçümsemeyle sallayıp, "Fakat onlar İranlı veya
İran'dan para alıyor" diyorlardı. Irak Kaide'si Şiileri, hayatları en
az Amerikalılar kadar değersiz olan sapkınlar olarak görüyordu. Şii
pazaryerlerinde ve dini törenlerinde muazzam bombalar patladı, yüzlerce
Şii'yi katlettiler ve Şiiler de milislerden oluşan ölüm timleri veya
Şii ağırlıklı polis aracılığıyla Sünnilere yönelik kısasa kısas
cinayetlerine başlayarak karşılık verdi.
İşkence 'kural' haline gelmişti
Sünni gerillalar 22 Şubat 2006'da Samarra'daki Şii mabedini havaya
uçurduktan sonra mezhep çatışması topyekûn bir iç savaşa dönüştü. Bush
ve Blair'se olup bitenleri bütün güçleriyle inkâr etti, oysa neresinden
bakarsanız bakın inanılmaz bir vahşet eşliğinde yaşanan bir iç savaştı.
Matkap ve asitle işkence kural haline geldi. Şii Mehdi Ordusu milisleri
Bağdat'ın büyük kısmını ele geçirdi ve başkentin dörtte üçünü kontrol
altına aldı. 2.2 milyona yakın insan Ürdün ve Suriye'ye kaçtı, bunların
büyük bölümü Sünni'ydi.
Sünnilerin Bağdat için verilen savaşı 2006'da ve 2007 başında
kaybetmesi, daha önce Amerikan karşıtı olan birçok gerillayı aniden
ABD'yle ittifak yapmaya sevk etti. ABD, Kaide, Irak ordusu-polisi ve
Mehdi Ordusu'yla aynı anda savaşma-nın mümkün olmadığı sonucuna
vardılar. Şu an 80 bin kişilik bir Sünni milisi var; parasını yeni
müttefik ABD'den alıyor, fakat Irak hükümetine düşman. Amerikan ve
Britanya ordularının sınırı geçmesinin üzerinden beş yıl geçti ve
coğrafi ifadeden ibaret bir ülkeye dönüşen bir Irak var ortada. (16
Mart 2008)
|