Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
blogmedya smart peopleRSSYorum RSS
fifa 2010
bila kayd u şard "Kadınlık meselesinde şekil ve kıyafet ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, asıl muzaffer olunması lâzım gelen saha nur ile, irfan ile, fazilet-i hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektedir." Gâzi Mustafa Kemâl AtaTürk myspace graphics

www.bigoo.wswww.bigoo.ws

mutlu seneler 2023 e nereye payidâr nereye world nereye worldolmazsa olmazGlitter Photossosyalguvenligi tam turkey su da suretthe bank kelebek ektisi worldworld gezegen
Mart 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Mart 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Statüko hukuku STATÜKO zaptiyeleri yine yalan söylüyorlar 

 

 3 Nisan 2008


Hadi ULUENGİN


 huluengin@hurriyet.com.tr

Statüko hukuku


HUKUK tartışılamazmış! Yargı eleştirilemezmiş! Adalet yorumlanamazmış!

Ne demek bu? Kim ne hakla ve hangi cüretle böyle bir fetva buyuruyor?

Danıştay Başsavcısı’dır diye, onun idamlara düzdüğü methiyeye alkış mı tutmalıyım?

Veya, masûm mahkûm etmiş Dreyfus Davası’ndaki "adalet"i mi kabulenmeliyim?

Yoksa, emekli elçi gibi Nazi "hukukçu" (!) Carl Schmitt’en mi örnek vermeliyim?

Ve tabii daha yoksa, öteki Başsavcı’nın AKP’yi kapatmak için gazete kupürlerinden yazdığı "iddianame"yi (!) mi "dokunulmaz" addetmeliyim?

Hayır, hukuk da, yargı da, yasa da tartışılır ve eleştirilir ki, daima da öyle olacaktır!

* * *

EN önce, yukarıdaki tabu tutum "Şeriatın kestiği parmak açımaz" deyimindeki kulluğun sekülerleştirilmiş biçimidir. "Laikçi" zevát dogmayı "lá-dini" kıldığını sanıyor.

Ama aynı zihniyeti kullanıyor. Zaten de ürettiği "kutsal"ın kıymet-i harbiyesi sıfırdır.

Çünkü, hukuk daha insani varoluştan itibaren tartışılmıştır. Asla durağan olmamıştır.

Zira, büyük "H"la Hukuk nedir ki? "Sosyal ilişkileri" düzenleyen kurallar bütünür.

Oysa toplumlar, dolayısıyla da maddi ve manevi olarak o sosyal ilişkiler hep dönüşür.

Nitekim, taş devri kabilelerinde avı zıpkınlayan mağara adamının en iyi et parçasına sahip olması ve gerisini de sırf kendi klanına dağıtması ilk "yasal hukuk" çerçevesine girer.

Ama ok ve yayın icádıyla avlanma yöntemi maddeten ve dayanışma ruhu manen geliştiğinde, eski hukuk da değişmiştir. Ava çıkamayan yaşlı ve sakatlara da et dağıtılmıştır.

Üretim hacminin ve toplum ahlákının dönüşümü yeni bir hukuk yaratmıştır.

* * *

AMA kuşkusuz, bileği kuvvetli olduğu; oku nişanı bulduğu; eti ayağına geldiği ölçüde paylaşımı reddedenler eski ayrıcalığı savunacaklardır ki, buna "statüko hukuk"u diyoruz.

Onlar hep mevcut yasaya dayanacaklardı ve káh "Şeriat’ın kestiği parmak acımaz"; káh da "yargının dokunulmazlığı tartışılmaz" diyerek, yenisinin önüne duvar öreceklerdir.

Dolayısıyla, yeni sosyal yapıya uygun olan ikincinin yerleşebilmesi ancak ve ancak, bir önceki "statüko hukuk"una karşı yürütülecek bir mücadeleyle mümkündür.

Eh, tartışmadan, eleştiriden ve çelişkiden muaf bir mücadele olamaz. Düşünülemez.

Eğer toplumsal dinamikler "adli muhafazakarlık"ı sarsmaz ve tabu sorgulayarak onu da kendi düzeyine çıkmaya zorlamazsa, hiçbir hukuk kendi kendini yenilemez. Yenileyemez.

Zaten, Hammurabi’den Mısır’a ve Roma’dan AB Anayasası’na, o toplumsal dinamikleri çoğu kez arkadan izlemiş olan her hukuk, bir "statüko - dönüşüm" mücadelesinin sentezidir.

* * *

AMA tabii tüm bunlar, mevcut yasaları "takmamak" (!) anlamına gelmiyor. Asla!

Aksi takdirde, taş devrinin bile ilk dönemine götürecek Somali türü bir kaosa gidilir.

Dolayısıyla, hiç şüphesiz ki her birey, yurttaş ve kurum, bir yenisi oluşana dek, hálen geçerli olan hukuk sistemine ve onun yargı ve yasalarına riayet etmekle yükümlüdür, nokta.

* * *

ANCAK, ilke böyledir diye kimse "hukuki tartışmaları"ı yasaklayamaz.

Yani, haksız yere kesilen parmağımın acısını bağırmam "tabu"yla engellenemez.

Danıştay Başavcısı’nın idam övgüsüne "vicdaaan" diye haykırmam da önlenemez.

Yargıtay Başsavcısı’dır diye de, gazete kupürü "iddianame"yle AKP’yi kapatmaya çalışmasını; bunu káale alan Anayasa Mahkemesi’nin ise aynı Anayasa’da dokunulmazlıkla donatılmış Cumhurbaşkanı dahil "dava"yı kabullenmesini benim eleştirmemem beklenemez.

Toplumsal dinamiklere uzak bir "statüko hukuku"yla uzlaşmam ise hiç beklenemez.

Ama yasal yurttaşım ve tabii ki ben de, o dinamiklerin er veya geç üreteceği yeni "dönüşüm hukuk"una dek beklemekle yükümlüyüm.

karar millendir

 2 Nisan 2008


Hadi ULUENGİN


 huluengin@hurriyet.com.tr

AKP’ye yalan emsál


"STATÜKO zaptiyeleri" yine yalan söylüyorlar. Yine işkembe-i kübradan atıyorlar.

Eh, AKP’ye yönelik "hukuki darbe"de minareye kılıf gerekiyor ya, uydur bakalım.

Dolayısıyla, son bir haftadır da aşağıdaki tahrifatı dillerine ve kalemlerine doladılar.

Önce, hiç utanmadan ve hiç sıkılmadan, "böyle şeyler Batı’da da olur" diye girizgáh yapıyor ve hemen ardından, Belçika’daki "Flaman Bloku" partisinden dem vuruyorlar.

Zira, "VB" kısaltmasını kullanan bu şoven ve ırkçı kurum, dört yıldır yine aynı rumuz altında, fakat "Flaman Çıkarları" (Vlaams Belang) ismiyle siyaset sahnesine çıkıyor.

İşte bizim hazretler de buradan hareketle, aynı partinin yasaklandığını yumurtluyorlar.

Tekrarlıyorum, böyle bir mugaláta baştan sona kadar yalandır ve de kuyruklu yalandır.

* * *

HAYIR, tahrifatın aksine, Belçika Danıştay’ı "Flaman Bloku"nu asla yasaklamadı.

Bu parti 14 Kasım 2004’deki Anvers kongresiyle kendini gönüllü olarak feshetti.

İsim değiştirdi ve daha o an, tamamen aynı program ve üyeler etrafında tekrar kuruldu.

Bunun ilk nedenini, yerel seçimler arifesinde "imaj yenilemek" çabası oluşturuyordu.

Diğeri ise, Gent şehir mahkemesi partinin yan örgütlerini "ırkçılık" suçlamasıyla ağır para cezasına çarptırdığı için, "papelleri kaptırmamak" açıkgözlüğünden kaynaklanıyordu.

Ve Kuzey’de yüzde yirmi oy alan "VB" hálen Parlemanto’da 19 temsilciye sahiptir.

Dolayısıyla, sakın ha, bizim "statüko zaptiyeleri" demokratik hukukla özdeşleşmiş o Benelüks ülkesini "despotik hukuk" sultası altındaki Türkiye’ye bir daha örnek vermesin.

Yalanı dahi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar ki, sipsivri Pinokyo burunları uzuyor.

* * *

ÖTE yandan, bırakın Belçika’yı falan, rejimin kökleştiği bütün çoğulcu ülkelerde ne zırt pırt parti kapatılır; ne de kapatılması için, gazete kupüründen "iddianame" hazırlanır.

Demokrasiler çocuk oyuncağı değildir. Onların ayrılmaz parçası olan siyasi kurumlar ise "hakimler"in iki dudağı arasından çıkacak fetváların yaz - boz tahtası hiç değildir.

Ve yegáne yasaklama istisnalarını, şiddeti fiilen savunmak; başka ülke casusu olmak ve evrensel hukuk tarafından insanlık suçu addedilen Nazizmi álenen sahiplenmek oluşturur.

Zaten 2. Savaşı nihayetinden itibaren yakın Avrupa tarihi incelendiğinde, sonsuz nadir de olsa, kapatılmış tüm siyasi kurumların yukarıdaki kategoriler içinde yer aldığı ortaya çıkar

* * *

NİTEKİM, Bask tedhiş örgütü "ETA"nın legal kolu olduğunu bağıran ve hep çeşitli isimler altında zuhur eden "Batasuna", konjonktüre göre, İspanya’da ara sıra yasaklanmıştır.

Ama daha geçen ay gerçekleşen seçimlere de "Aukera Guztiak" adıyla katılmıştır.

Öte yandan, Batı Alman Komünist Partisi "KPD"nin 1956 yılında kapatılması, söz konusu kurumun Doğu Berlin tarafından idare ve finanse edildiğinin ispatıyla gerçekleşmiştir.

Fakat yine de 1968’den itibaren "DKP" adıyla tekrar faaliyet göstermeye başlamıştır.

Ancaaak, kasten cımbızla seçtiğim bu çok istisnai iki örneğe rağmen ne Kuzey İrlanda’daki "İRA" terörünün uzantısı olan "Sinn Fein" Birleşik Krallık’ta; ne, táa 1946’dan beri neo -faşizmin kitle partisi oluşturan "MSI" İtalya’da; ne de, her ikisi birden neo-nazizmle gerdeğe giren "NPD" Almanya’da ve "FPÖ" Avusturya’da siyaset sahnesinden uzaklaştırılmışlardır.

Eee, AKP yasağına emsál arayanlara göre hani "Batı’da da böyle şeyler oluyordu?"

* * *

EVET evet, bizim "statüko zaptiyeleri"nin özrü ve yalanı kabahatinden de büyük.

İslami hassasiyetten demokratik bir kurum olan AKP’yi yukarıdaki partilerle kıyaslamaya kalkışmak cüretkárlığı yetmiyormuş gibi, bir de minareye kılıf ararken, o kılıfın örnek verdikleri klise kulesine dahi hiç uymadığını bilemeyecek kadar cehalet sergiliyorlar.

Onların yalanından kim ölmüş? Ama gerçeği haykırmak da demokratların boyun borcu.

 

bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler 

 

 

 bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler  nedenini açıklayamıyorlar.

 

 gerekçeli kararlar hep geçikmiştir.!!!

Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede 

 

 

Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede



AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu.

 

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için

 

Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.

 

Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan

 

davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.



AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan

 

sonra rapor halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne

 

sunacak.

DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI



DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda,

 

“DEHAP’ın kapatılmaması”

yönünde

 

görüş bildirmişti.

 

Önemli davaların raportörlüğünü yürüten

 

Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili

 

dosyada da görev yapmış iptal davasının

 

“usulden reddi”

 

yönünde görüş sunmuştu.



Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.

 

Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı

 

çıkan vicdani retçilerin tavrının

 

‘Anayasal hak olduğu’

 

görüşünün savunulması da var. Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten

 

ihracını da

 

“AB rüyasının sonu”

 

olarak nitelemişti.

AKP davasına da türban raportörü Doç Dr Osman CAN Raportör 

 

AKP davasına da türban raportörü Doç Dr Osman CAN  Raportör 

 

Doç. Dr. Osman CAN - Raportör


1968 Iğdır'da doğdu.

Ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Almanya'da Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Türk ve Alman Hukukunda Cumhurbaşkanının Hukuksal Konumu konulu tez ile 1997 yılında

 

Yüksek Lisans; yine aynı üniversitede Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün Anayasal Sınırları konulu tez ile 2000 yılında Doktora eğitimini tamamladı.

 

Doktora tezi Almanya'da kitap olarak basıldı.

 



“Demokratikleşme Serüveninde Anayasa ve Siyasi Partilerin Kapatılması” adlı çalışmasının ardından 16.10.2006 tarihinde Anayasa Hukuku Doçenti

 

unvanını aldı. Çeşitli üniversitelerde Anayasa Hukuku, Devlet Teorileri, Anayasa Yargısı, Temel Hak ve Özgürlükler dersleri verdi.

 

2002’de Türk-Alman Kamu Hukukçuları Forumunu oluşturdu ve halen Türkiye Koordinatörlüğünü yürütmektedir.



02.07.2002 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi Raportörlüğüne atanan Can, Anayasa ve Anayasa Yargısı Teorisi, Hukuk ve Siyaset Sosyolojisi ve

 

Temel Hak ve Özgürlükler alanında akademik çalışmalar yürütmekte, bu çalışmalarını çeşitli bilimsel ve güncel hukuk dergilerinde yayınlamaktadır.

 

Ayrıca bu yöndeki görüşlerini günlük gazetelerde kamuoyuyla da paylaşmaktadır.

Türkiye’de ve yurtdışında yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunan Can, Türk-Alman Kamu Hukukçuları Forumunun çıkardığı kitap dizisinin

 

editörlüğünü de yürütmektedir.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

AKP davasına da türban raportörü

    18 Mart 2008




ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, AKP’nin kapatma davasına

bakmakla türban davasını da verdiği akademisyen kökenli raportör Doç. Dr.

Osman Can’ı görevlendirdi.

Raportör Can, ön inceleme raporunu en kısa sürede mahkemeye sunacak.

Türban davasında da rapor hazırlığını sürdüren Can, daha önce DEHAP

davasının raportörlüğünü yapmıştı. Çankaya Üniversitesi’nde "Anayasa"

dersleri de veren Can, DEHAP raporunda, "örgütlenme özgürlüğünün ihlali"

anlamına geleceğini savunup "DEHAP kapatılmasın" diye görüş bildirmişti.

Raportörlerin raporları, Anayasa Mahkemesi heyeti için bağlayıcı nitelik

taşımıyor.

 

 18.03.2008


Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede

AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için

Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.

 

Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan

davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.

 



AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan sonra rapor

 

halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne

sunacak.

 



DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI

DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda, “DEHAP’ın kapatılmaması” yönünde

 

görüş bildirmişti.

 

Önemli davaların raportörlüğünü yürüten Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili

 

dosyada da görev yapmış iptal davasının

 

“usulden reddi”

 

yönünde görüş sunmuştu.



Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.

 

Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı

 

çıkan vicdani retçilerin tavrının

 

‘Anayasal hak olduğu’

 

görüşünün savunulması da var.

 

Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten

 

ihracını da

 

“AB rüyasının sonu”

 

olarak nitelemişti.

 

YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ ELİNDEN ALINMALIDIR Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel 

 

"YARGITAY CUMHURİYET

 

BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ

 

ELİNDEN ALINMALIDIR"

 Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel

 

 

'ASKER NEDEN SUSUYORDU?'
17.03.2008, 12:33

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Emekli Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel'e AK Parti’ye açılan kapatma davasını,
 
 
 
“28 Şubat müdahalesi ve brifinglerinde yargı mensupları ve Türk Ulusu küçük düşürülmüştür, onurları zedelenmiştir”
 
 
 
şeklinde yapmış olduğunu söylemlerle mi açıklayacağını sorduk.
 
 
 
Gündel’den şu yanıtları aldık:
 
 
"28 Şubat müdahalesiyle şu andaki kapatma davası
 
arasında ben bir fark görmüyorum. İkisinde de demokrasiye müdahale var."

 Hülya Okur-HaberX Özel

 

 

’ASKER NEDEN SUSUYOR’UN CEVABI BUDUR

 

Ahmet Gündel, dava hakkında ise:

 

Bu hukuksal bir dava değildir,

 

dava tamamen siyasi bir

 

davadır, siyasi sonuçlara

 

bağlanması istenen bir davadır.”yorumunda bulundu.

 

Gündel ayrıca açılan bu kapatma davasını askerle ilişkilendirerek;”

 

Olayı askerle ve Türkiye’deki ulusal güçlerle bağlantılı görüyorum. Bir süreden beri, kamuoyunun ve bende merak uyandıran ’asker neden susuyor’un yani bu suskunluğun altında bir kapatma davası girişimin yattığını düşünüyorum."

 

dedi.

 

 

 

“BU KURUMLARIN SİYASETE

 

YAPTIKLARI MÜDAHALE

 

GAYRİ MEŞRUDUR”

 

 

 

Askerin ve Yüksek yargının siyasal alana girme yetkisinin bulunmadığını belirten Gündel;”Asker, askerliğini yapacak. Anayasanın ve yasalarının askere verdiği görevleri yapacak. Yargının da aynı şeklide Anayasanın ve yasalarının kendisine verdiği yargı görevlerini yapması lazımdır. Bu kurumların normal, doğal görevleri alanından çıkıp da  siyasete yaptıkları müdahale gayri meşrudur. Yasal, Anayasal zemini yoktur. Onun için 28 Şubat müdahalesiyle şu andaki müdahalesi arasında hiçbir fark görmüyorum.

 

“CUMHURİYET BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN BEY’İN YARGIYA ÇOK ÖNEMLİ KATKILARI DA OLDU.”

 

Ahmet Gündel,; Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman bey ile Başsavcı vekilliği döneminde beraber, ortak çalışmaları olduğunu, Yargıtay Başsavcılığına yeni ceza ve usul yasalarının çıktığı dönemlerde ve ondan önceki dönemde çok büyük katkıları olduğunu ve işin bu tarafını güzel bulduğunu ifade etti. Fakat orda kalması gerektiğine işaret eden Gündel; hukuk kısmıyla ilgilenilmesi gerektiğinin altını çizdi.

 

“NEREDEYSE HER KONU

 

İDDİANAMEDE KAPATMA

 

NEDENİ OLARAK

 

GÖSTERİLMİŞ”

 

 

 

Emekli Yargıtay Cumhuriyet

 

Savcısı Ahmet Gündel

 

iddianamenin içeriği ilgili olarak:

 

” Hukuksal olmayan nedenlerle,

 

Başbakanın, ilgili Bakanların

 

yada Belediye Başkanlarının

 

ağzından çıkan türbanla ilgili

 

veya içinde ‘din’, ‘içki’ kavramı

 

geçen, neredeyse her konu

 

iddianamede kapatma nedeni

 

olarak gösterilmiş.”

 

şeklinde görüş bildirdi.

 

“HUKUKSAL KONULARA GİRMEM ÇÜNKÜ BU DURUM HUKUKSAL DEĞİL”

 

Gündel; Bu dava Anayasa Mahkemesine gittiğinde, Anayasa Mahkemesi tebligat yapar, bir ay içinde savunma verilmesi lazım ve sonradan esastan görüşülme açılması lazım gibi hukuksal konulara girmemesini, durumu hukuksal olmamasına bağladı.

 

“CHP’NİN SÖYLEMLERİNİ DOĞAL BULMUYORUM. ÇÜNKÜ DAVA DOĞAL DEĞİL”

 

CHP temsilcilerinin hukukun öngördüğü şekilde süreci görme taleplerini ise:” CHP temsilcilerinin;” Parti kapatmak istemiyoruz ama Yargının vereceği kararın sonucunu bekleyelim” demelerini çok doğal bulmuyorum çünkü dava doğal değil” diye yorumladı.

 

 

 

 

“YÖK GİTTİ.

 

CUMHURBAŞKANLIĞI GİTTİ.

 

BİR BAĞIMSIZ YARGI KALDI”

 

GİBİ DÜŞÜNENLER VAR.” 

 

 , “YARGITAY CUMHURİYET

 

BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ

 

ELİNDEN ALINMALIDIR.”

 

 

 

 

“Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra yargının düşmeyen kalelerden biri olduğu yönündeki açıklamasına ilişkin sorulan soruya da Ahmet Gündel:” Yazının  gazetecinin azizliğine bağlı olduğunu, asıl söylemek istediğinin, o olmadığını ama  bir tarafın yine öyle bakmaya devam ettiğine dikkat çekti. Geride ne kaldığına bakıp; “asker suskun, etkisiz, sessiz hale getirildi, Yök gitti. Cumhurbaşkanlığı gitti. Bir bağımsız yargı kaldı”gibi düşünenlerin olduğunu belirtti. Gündel; Bağımsız Yargının da mevcut iktidara karşı kullandığı enstrümanın, Anayasa Mahkemesinin 367 kozu olduğunu, bağırttırta bağıttıra böyle bir karar verdiğini hatırlattı.  Ahmet Gündel, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının şimdiki enstrümanın ise AKP’yi kapatma yetkisinin, kayıtsız şartsız Başsavcıya verilmesinin, bunu kullanırsa sorumluluğa götürecek bir mekanizmanın da olmayışından bahsederken, AKP yönetimi’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın   yetkisini elinden almaya hazırlanmasına ilişkin ise şunları söyledi:” Bu düşünceyi desteklerim. Geçmişte de bu görevler kötüye kullanıldı. Vural Savaş ve onun gibi bir takım Başsavcıların demokrasi ve hukuk devletiyle nasıl bir mücadele içinde olduklarını üzüntüyle görüyoruz. Bu insanların görev dönemlerini düşünün, ellerindeki bu yetkiyi nasıl kullanabileceklerini düşünün. Onun için siyasi iktidar, ellerindeki yetkiyi kötüye kullananlar için gerekli önlemi alma hakkına sahiptir. Yargı mensupları, kendi kurumlarını tahrip ediyorlar. Haklarının kısıtlanmasına kendi elleriyle neden oluyorlar. “

 

“AK PARTİ GENİŞ BİR PARTİ. İÇLERİNDEN YANLIŞ KONUŞANLARDA ÇIKAR. İNSANOĞLUDUR.”

 

Ahmet Gündel; MHP’nin yaklaşımını doğru bulduğunu, Anayasa’dan parti kapatma konusunun çıkarılmasının gerektiğini savundu. Ceza hukukunda bir şahsilik prensibi de vardır;’Suçu kim işlediyse sorumluluk ona aittir.’ Bir kişinin işlediği bir suçtan dolayı bir başkasının suçlamaya hakkınızın olmaması gerekir. Belediye Başkanınız bir şey söylüyor, parti politikalarının dışında siz partiyi sorumlu tutuyorsunuz. AK Parti gibi geniş, milyonlarca üyesi olan  bir partiyi düşündüğünüz zaman bir takım sözler çıkacaktır, insanoğludur.”dedi.

 

“YARGI TÜRKİYE’DE ÖNEMLİ ORANDA TARAFSIZLIĞINI YİTİRDİ”

 

Gündel sözlerini:” Parti kapatılmamasını yada partilerin şiddete odaklanmasını ön gören bir kapatmaya indirmesi lazım. Bunun ceza genel kuruluna verilmesi, nitelikli çoğunluğa bağlanmasını da sakıncalı buluyorum. Siyasi partiler yasasında bir düzenleme getirilerek, yasalara aykırılık teşkil eden sözleri için yasal takibata indirgenmesinin yararlı olduğunu düşünüyorum. Yargı Türkiye’de önemli oranda tarafsızlığını yitirdi. Onun içinde yargının bazı yetkilerinin gözden geçirilmesinde yarar görüyorum. “şeklinde tamamladı.

 

ELEKTRONİK MUHTIRA İŞE YARAMADI ŞİMDİ DE HUKUK MUHTIRASI İLE Mİ DENEME YAPILIYOR 

 

 

Mehmet Barlas Yazıyor...  mbarlas@haberx.com


ELEKTRONİK MUHTIRA İŞE YARAMADI ŞİMDİ DE HUKUK MUHTIRASI İLE Mİ DENEME YAPILIYOR?


14.03.2008, 23:07

Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül, Erdoğan ve 71 milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek yönetmeye başlar? Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini TBMM'nin elinden alan 'eylemli iç tüzük değişikliği' tanımlı '367' kararını aldıktan sonraki ilk genel seçimde ne olduğu hatırlanmıyor diyelim. Genelkurmay'ın elektronik muhtırasını sonuçları unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola devam edilmek istenilmekte?


        Hukuk, ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden böylesine soyutlanmış bir kavram mıdır ki?
        Ülkenin seçimle iş başına gelmiş en büyük partisinin kapatılmak istenilmesi ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği ve demokratik ülkelerle ilişkilerinin askıya alınabileceği, izole edilmiş bir Ortadoğu memleketi konumuna itileceği, yargı mensupları tarafından umursanmamakta mıdır?        Bir Cuma günü akşamüstü ülkenin Anayasa Mahkemesi'ne Cumhuriyet Başsavcısı'nın "bu partiyi kapatın" içerikli dava açılması istemi geliyor.        Bu şok Cuma sabahı yaşansaydı, en azından ekonominin ne tür bir krizi "hemen" yaşayacağı belliydi. Ama sanki pazartesi takvimlerde yok ve bu şok hafta sonunda atlatılmış mı olacak?

       Veya iktidardaki partiyi kapatma başvurusu, Silahlı Kuvvetler Irak toprakları içinde harekattayken yapılsaydı, kendileri ile mücadele edilen bölücü terörist örgütün üyeleri "Sizi bu harekata yetkili kılan TBMM çoğunluğu ve Hükümetiniz de, savcılık tarafından yasa dışı görülüyor" demeyecekler miydi?

        Ayrıca haberlere göre yasaklanmaları istenilen AK partililer arasında Cumhurbaşkanı Gül de var. Oysa Anayasa'nın 105'inci maddesine göre  "Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır."

        Yani başsavcı'nın Cumhurbaşkanı hakkında böyle bir dava açması bile hukuken mümkün değil.

Merak etmiyor musunuz?

       Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül, Erdoğan ve 71 milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek yönetmeye başlar?

     Bu demokratik modelde iktidarlar seçimle gelip, post-modern veya klasik darbelerle gitsinler diye mi "Rejim" kendini programladı?

       Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini TBMM'nin elinden alan "eylemli iç tüzük değişikliği" tanımlı "367" kararını aldıktan sonraki ilk genel seçimde ne olduğu hatırlanmıyor diyelim. Genelkurmay'ın elektronik muhtırasını sonuçları unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola devam edilmek istenilmekte?        Acaba bu kapatma isteminin önümüzdeki yerel seçimlere nasıl yansıyacağı da mı hesaplanmıyor?

 

'Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?' 

 

'Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?'
Bugün, 10:08


 

 

 

 

 

 

Mehmet Barlas-SABAH

Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?

Tabii ki "dengeli" olmak, olaylara "tarafsız" bakabilmek, bizim mesleğin kaçınılmaz gereklerindendir.
Ayrıca atalarımız "Ne şaşkın ol basıl, ne taşkın ol asıl" dememişler mi?
Bunun yanında köklü değişimleri savunmak da bu coğrafyada fazla akıl karı değildir. Örneğin böylesine "cahil bir seçmen kitlesi" varken Türkiye'nin bir anda Batı Avrupa düzeyindeki bir demokrasiye sahip olmasını nasıl isteyebiliriz?
Mesela trafiğin yüz yıldır soldan aktığı İngiltere'de bunu sağa geçirmeye karar verseniz, İngiliz halkı bir anda buna uyabilir mi?
Demek ki bir "geçiş dönemi" nde önce bisikletleri, sonra otomobilleri, sonra kamyonları ve TIR'ları sağa geçirmek daha doğru olur.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de iktidarı sadece seçmenlerin vereceği oylarla belirlemek de herhalde "hemen" mümkün olmamalıdır.
Bunun için Türkiye önce Rönesans'ı ve Reformasyon'u yaşamalı, bir aşamada feodaliteye, sonra burjuvaziye sahip olmalı, buhar devrimini sanayi çağı izlemeli, hatta bir 2'nci Dünya Savaşı yaşanıp Sovyet modeli bir rejim de kurulmalıdır.
Ancak bundan sonra Bulgaristan ve Romanya gibi, Batı standartlarında bir demokrasiye ulaşılıp, AB'ye üye olunabilir.

Siyaset ve siyasetçiler
Ayrıca burada siyaseti siyasetçilerin yapması gibi kötü bir gelenek de var.
Demokratik rejim siyasetçilerin yozlaştığı bir ortam yaratır.
İktidara gelen siyasetçiler nedense kendi güvendikleri insanlarla kadrolarını oluştururlar.
Bu durumda muhaliflerin mutlu olması, ülkenin yarınına dönük güven duyması mümkün müdür ki?
Oysa demokrasiyi siyasetçilerden arındırabilsek ve ülkeyi devletin bürokratları yönetse, kadrolar sadece teknokratlardan oluşurdu. Ülkenin yönünü halkın beklentileri değil, devletin ve rejimin çıkarları belirlerdi.
Nedense bu gerçekleri bazıları anlamıyor.
Halkın oyu ile tek başına ikinci kez iktidar olmuş bir parti kapatılmak istenince, bu partinin hataları vurgulanacak yerde "demokratik refleks" ler gösteriliyor.
Bu reflekslerin sahipleri tarihi yanılgılar içindedir.
Bunlar ya Türkiye ile İsveç'i, Norveç'i karıştırıyor... Ya da bunlar kapatılması istenen iktidarın yalakalarıdır.

Şeriattan hukuka
Özellikle AB sözcülerinin AK Parti'nin kapatılmak istenmesine karşı gösterdikleri tepkileri anlamak mümkün değildir. Onlara Türkiye'nin bağımsız ve egemen bir ülke olduğunu, bizim istersek AK Parti'yi, istersek YouTube'u kapatabileceğimizi anlatmamız gerekir.
Onlar bilmelidir ki bırakın tam üyeliği, imtiyazlı ortaklık bile bizim için fazladır.
Bir ülke iktidarını seçim dışı yollarla değiştiremediği ve gerekirse başbakanını bile idam edemediği takdirde, bağımsızlığın ve egemenlik hakkının bir anlamı olabilir mi?
Bu coğrafyada şeriatın kestiği parmak acımaz.
Biz modern ve çağdaş olduğumuz için "şeriat" ın yerine "hukuk"u koymayı başardık.
Burada herkes parmağına sahip olmalıdır.
Çünkü biz bu demokratik reflekslerin arkasında "yabancı parmağı" nın olduğunu da hemen görüveririz.

 

 

işsiz sayısı kadar çalışan emekli var Gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701 bin 

 

  insanlar sosyalgüvenliği iş diye telâffuz ediyor.

 

 

  işsiz sayısı kadar çalışan emekli var

 

  TÜRKİYE EMEKLİLİĞİN NE OLDUĞUNU ÖĞRENMEK ZORUNDA

 

 

 

Gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701 bin


Bugün, 09:40

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) işsiz sayısını 2 milyon 436 bin olarak açıklamasına karşın, gerçek işsiz sayısının 4 milyon 701 bin kişi olduğu belirlendi.

(ANKA) -

 

Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) işsiz sayısını 2 milyon

436 bin olarak açıklamasına karşın, gerçek işsiz sayısının

4 milyon 701 bin kişi olduğu belirlendi.



ANKA'nın TÜİK verilerinden yaptığı hesaplamaya göre;

Kasım ve Aralık 2007 ile Ocak 2008 aylarını kapsayan

Aralık 2007 döneminde gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701

bin, gerçek işsizlik oranı da yüzde 18,7 oldu.



TÜİK, aralarında iş bulma umudu olmayanların da yer

aldığı işsizlik oranına iş aramayıp, çalışmaya hazır olanlar

ile mevsimlik çalışanları dahil etmeksizin işsizlik oranını

belirliyor.

Bu hesapla TÜİK, Aralık döneminde işsizlik oranını yüzde

10,6, işsiz sayısını da 2 milyon 436 bin olarak açıkladı.

Anılan iki grup dahil edilerek yapılan hesap ise gerçek

işsizliğin, resmi sayının iki katına yaklaştığını gösterdi.



Buna göre; iş aramayıp çalışmaya hazır olan 1 milyon 750 bin kişi ile mevsimlik çalışan 515 bin kişi eklenerek hesaplanan gerçek işsiz sayısı Aralık 2007 döneminde 4 milyon 701 bin oldu.

Gerçek işsizlik oranı da yüzde 18,7 olarak gerçekleşti. İş aramayıp çalışmaya hazır olanların sayısındaki 245 bin kişilik düşüş nedeniyle anılan dönemde, bir önceki yılın aynı dönemine göre gerçek işsiz sayısı 196 bin azaldı. Gerçek işsizlik oranı da 0,4 puan geriledi.



İşsizlik verileri (Aralık; Bin kişi)

     Resmi işsizlik Gerçek işsizlik

     2006 2007 2006 2007

 



İşgücü 23.203 22.879 25.654 25.144



İşsiz 2.446 2.436 4.897 4.701



İşsizlik oranı(%) 10,5 10,6 19,1 18,7


(ANKA)


 

'Devlet, yaşlılarına sahip çıkmalıdır' TBMM Başkanı Köksal Toptan 

 

'Devlet, yaşlılarına sahip çıkmalıdır'
Bugün, 14:11

 

 

 

 

 

 

 

 

TBMM Başkanı Köksal Toptan, devletin temel görevinin yaşlılarına sahip çıkmak olduğunu söyledi.


AA-Toptan, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürü İsmail Barış başkanlığında, Ankara'daki huzurevlerinde yaşayan yaşlılardan oluşan bir heyeti kabul etti.

Yaşlıları TBMM'de görmekten ve ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getiren Toptan, "Hepimizin yaşlısı var. Allah uzun ömür verirse hepimiz yaşlanacağız. Benim de sizden farkım yok. Ben de yaşlıyım artık..." dedi.

Yaşlıların yüzünün gülmesi ve huzur içinde yaşamasının önemini vurgulayan Köksal Toptan, "Sizin yaşadıklarınızdan çıkaracağımız dersler; geleceğimizi yönlendiriyor, aydınlatıyor. Sizlere yapılan her türlü destek, çok mübarek desteklerdir" diye konuştu.

Devletin temel görevinin yaşlılarına sahip çıkması ve onların huzur içinde yaşamasını sağlamak olduğuna işaret eden TBMM Başkanı Toptan, gittiği yerlerde fırsat buldukça bazı kurumları ziyaret ettiğini, bunların başında huzurevlerinin geldiğini kaydetti.

Dünyada yaşlılarına sahip çıkamayan ülkeler bulunduğunu ifade eden Toptan, "Hatırlarsanız, bundan 2 yıl kadar önce Fransa'da 70-80 yaşlı, kuraklıktan, susuzluktan evinde öldü. Allah'a bin şükürler olsun ki bizim yaşlılar için devletin çok güzel mekanizmaları var. Geleneklerimiz bizi önemli bağlarla birbirimize bağlamıştır. İnşallah daha çok imkan olur da size daha çok hizmet getirilir" dedi.

 

 

Gazete küpürlerinden derlenmiş gibi 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Gazete küpürlerinden derlenmiş gibi...
17.03.2008, 19:48

Yaptığı medya eleştirileriyle adından sıkça sözettiren gazeteci Alper Görmüş, AK Parti'yi kapatma davasındaki iddanamenin zayıflığına dikkat çekti. Görmüş'e göre, iddianamenin tümüyle gazete kupürlerinden oluşmuş olması, yeni hiçbir iddia içermemesi ve AK Parti’yi hiçbir şekilde bağlamayacak kimi konuşmaların dahi delil olarak sunulması gibi birçok nokta 162 sayfalık iddianamenin "zayıf" taraflarını gösteriyor.

Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş'

AK Parti’yi kapatma davası: İddianame ‘zayıf’ bulunuyor…

Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın geçtiğimiz hafta biterken Anayasa Mahkemesi’nde açtığı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) kapatma davası süreci, iddianamenin Anayasa Mahkemesi üyelerine dağıtılmasıyla birlikte bugün resmen başladı. Aslında süreç gayri resmi olarak hafta sonu başlamıştı; çünkü hafta sonu olduğu için üyelere dağıtılamayan iddianame, Pazar günkü bütün gazetelerde en küçük ayrıntısına kadar vardı ve üyeler, hafta sonunu bu haberleri ve internet sayfalarındaki tam metin iddianameyi okuyarak geçirmişti.

Gerek dünkü ve gerekse bugünkü (17 Mart) gazeteler iddianame ile ilgili çok sayıda yorumla doluydu. Bu yorumların en dikkat çekici olanı, eldeki metnin “zayıflığı”na ilişkindi. O kadar ki, Taraf gazetesi çalışanları, henüz temyiz aşamasında olan, yani hukuken sonuçlanmamış Danıştay Davası çerçevesindeki kimi konuşma ve tanıklıkları dahi iddianamesine aldığı gerekçesiyle Başsavcı Yalçınkaya hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Taraf çalışanlarına göre, Başsavcı, “temyiz aşamasında mütalaası istenmek üzere önüne gelecek bir davadaki bir sanığın sözlerini aleyhte delil olarak sunarak görevini kötüye kullanmış”tı.

İddianamenin tümüyle gazete kupürlerinden oluşmuş olması, yeni hiçbir iddia içermemesi ve AK Parti’yi hiçbir şekilde bağlamayacak kimi konuşmaların dahi delil olarak sunulması (mesela Danıştay’a silahla saldıran Alpaslan Arslan’ın mahkûm olduğu duruşmadan sonra Tayyip Erdoğan’a “şeriatı kurun” çağrısı yapması) iddianameye yöneltilen öbür eleştirilerden birkaçı.
Hafta sonunu, “Kâğıda döktüğünüzde 162, bilgisayar ekranında 338 sayfa tutan, boşlukları dahil 430 bin 77 vuruş, bir başka deyişle 53 bin 453 kelime uzunluğundaki metni” okuyarak geçiren Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan da iddianameyi zayıf bulanlardan: “Bir kere şunu söyleyeyim, iddianamede hafızası kuvvetli iyi bir gazete okuyucusunun bilmediği, ilk kez duyduğu hiçbir delil yok. ‘Delil’ olarak kullanılan şeylerin büyük çoğunluğu zaten demeç, miting konuşması, yazılı açıklama türünden şeyler.”

Berkan, Başsavcı’nın bazı kupürleri de kendine göre yorumlayıp iddianamesine aldığı kanısında: “Mesela meşhur ‘beyaz çarşaf’ sözleri… Hepimiz biliyoruz ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu sözleri CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, ‘Anayasayı değiştirmek isteyen ihtilali göze alır, idamını göze alır’ sözlerine cevaben söyledi, bir şeriat çağrısı olarak veya dini göndermeli bir şey olarak değil. Ama savcı bu sözleri de iddianamesine almış.”
Berkan, “kanıtlanması imkânsız kimi psikolojik faktörler”in iddianamade kendisine yer bulmasını da yadırgamış:

“Esasen eğer savcı samimi olarak AKP’nin laikliği ortadan kaldırıp şeriat düzenini Türkiye’ye getirmek istediğine, yani demokrasiyi ortadan kaldırmak istediğine inanıyorsa, daha dikkatli davranmalı, delillerini daha iyi toplamalı, işin özeti davayı açmak için zamanlamasını daha iyi yapmalıydı. Sanki iddianame biraz aceleye gelmiş gibi duruyor. Çünkü savcının hem kişisel hem de kurumsal prestiji söz konusu. Eğer bu davanın sonunda AKP kapatılmazsa, savcı açısından bakıldığında büyük bir ‘fırsat’ kaçmış olacak. Bu denli önemli bir konuda savcının tek atımlık barutu olabilir ve o da bütün barutunu bu iddianamede harcamış gibi gözüküyor. Fakat bana soracak olursanız o barut, savcının amacına ulaşmasına yeterli değil!

“Yine savcı açısından, kendimi onun yerine koyarak düşündüğümde, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ BOP’un amacının ‘ılımlı İslam modeli’ olduğu gibi komplo teorilerine sanki mutlak gerçeklermiş gibi inanmak çok da hukukçu tavrı gibi gelmezdi bana. Ben olsam iddianameme kanıtlayamayacağım hiçbir şeyi koymaz, davamla doğrudan ilişkisi olmayan psikolojik faktörleri kullanmayı düşünmezdim bile.”
Dikkat çekici yorumlar

AK Parti’nin kapatılması talebiyle açılan davayla ilgili olarak daha şimdiden yüzlerce yorum yazıldı. Bunların büyük bir çoğunluğunu okudum; ilginç ve ya da önemli bulduklarımı sizin için özetledim…

Ruşen Çakır (Vatan):
Tayyip Erdoğan’ın önceden planlanmış Doğu ve Güneydoğu gezisini izleyen yazar, kapatma davasının, Erdoğan’a “boş kaleye gol atma” şansı verdiğini ve Başbakan’ın da bu fırsatı kaçırmadığını yazıyor. Çakır, davaya için için sevinenlerin bu geziyi izlemeleri gerektiği kanısında: “Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya tamamen hukuki gerekçelerle bu davayı açmış olabilir; hiçbir diyeceğim olamaz. Ancak AKP’nin kapatılma ihtimalinden derin bir memnuniyet duyanları anlamak imkânsız. Bu dava açıldı diye sevinenlerin dün Siirt ve Batman’da olmalarını isterdim. O zaman kapatma davasının AKP ve lideri Erdoğan’ı daha güçlendirmiş olduğunu yerinde gözleme şansları olur, belki kafalarını ellerinin arasına koyar ve nerede hata yaptıklarını düşünürlerdi.”

Tuğçe Baran (Vatan, 17 Mart):
“İki gün öncesine kadar ‘seçimle gelen seçimle gider’ diyen biriydim. Bundan en küçük bir kuşkum yoktu. Seçen, indirmesini de bilir. Ülkenin bir dengesi var, biraz itiş biraz kakış, böyle gider. İki gündür başka türlü düşünmeye başladım. Artık Türkiye’de bir İslam devrimi olabilir. Yarın sabah değilse de altı ay sonra televizyonu açtığımızda bütün kanallarda mevlit okuyor olabilir. Yeraltından yüz binlerce nefer çıkıp artık ülkeyi ele geçirmek için savaş başlatabilir, ortalığı kan revan götürüyor olabilir.

“Artık ne yazık ki bunu düşünüyorum. Çünkü ben bir radikal İslamcı olsam şu an evimde oturuyor olmazdım. Niyetimin planını yapıyor olurdum. Çünkü sen var olan her türlü sibobu tıkarsan o top patlamayacağı varsa da patlar. Üstelik topu şişiren de sensin. Hem topu şişirip hem de sibobunu tıkarsan evet o top artık patlar. Hem de fena halde patlar. İnadına patlar. Her iki tarafın da mahvına rağmen patlar ve bir daha da toparlayamayız. Ve ondan sonra da birileri sigaralarını yakıp kendi elleriyle mahvettiği ülkeye bakar ‘Ben… demiştim’ der. ‘Ben bunlar bir gün azacak demiştim.’ Mahvedenin, azdıranın ta kendisi olduğunun bile farkında olmadan.. Yazık çok yazık…”

Yiğit Bulut (Vatan, 16 mart):

İktidar partisi hakkında açılan kapatma davasından duyduğu memnuniyeti gizleyemeyen yazar-çizerlerin genel tutumunun tersine, Yiğit Bulut “hukuka inanıyorsak…” argümanına sarılmayan bir tavırla yazıyor. Yazısının başlığı bile şöyleydi: “Devlet, hükümete ‘yeter’ dedi…”

Yazarın yazısının başlangıç bölümünü de aktaralım:

“Son dönemde hükümet eden siyasi partinin ‘artan kendine güveni’ ve ‘biz her şeyi yaparız, nasıl olsa ses çıkaran yok’ tavrı, dün akşam itibarıyla devletin çarklarından sadece birinin attığı bir adımla son bulmuş oldu; Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’ mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var, buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve ‘yeter’ demek!”

Serdar Turgut (Akşam, 16 Mart):
Akşam gazetesi genel yayın yönetmeni Serdar Turgut, kapatma davasının Türkiye’nin “bilge insanlar”dan oluşmuş bir “derin devlet”inin olmadığını gösterdiği kanısında… Şöyle yazıyor:
“AKP’ye kapatma davasının açılması, Türkiye’de yıllardır tartışılan bir meseleye de nokta koydu. ‘Derin devlet’ diye bir şeyden bahsedilir ya yıllardır, Türkiye’de ‘Derin devlet’in kesinlikle olmadığı, davanın açılmasıyla belli oldu.

“Düzgün işleyen demokrasilerde, derin devletlerde o ülkenin en bilge, en uzak görüşlü, en birikimli insanları yer alır. Bizde olduğu gibi sokak serserileri değil. Normal derin devlet örgütlenmelerinde bizdeki gibiler, çaycı bile olamazlar.

“İşte bu nedenden dolayı Türkiye’de iktidardaki bir partiye kapatma davası açılabilmiştir. Çünkü derin devlette olduklarını iddia edenlerin ne yapılabileceği konusunda tek bir fikirleri bile yoktur. (…) Ancak bilge insanlardan oluşan bir derin devlet mekanizması olmadığından ortalık kendisine durumdan vazife çıkaran bürokratlara bırakılmış, onlar da dar bakışları ve sadece gündeliği düşünebilen dünya görüşleri doğrultusunda kapatma davası açılmasına karar vermişlerdir.”

Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart):
Cumhuriyet yazarı, yazı boyunca süren bir “tarım devrimi, endüstri devrimi, bilişim devrimi” analizi ve buna bağlı olarak “Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve soğuk savaş” hatırlatması yaptıktan sonra, yazısının son paragrafında kendi açısından meseleyi şöyle izah ediyor:
“İşte bu süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir aşamasıdır bence.”

Gördüğünüz gibi, Emre Kongar da “hukukumuz böyle diyor, ne yapabiliriz ki” diyenlerden değil. Meselenin “siyasi” olduğunu söylüyor açıkça.

Erol Manisalı (Cumhuriyet, 17 Mart):
Yazar, Başsavcının iddianamesinin “sadece bazı dinci ögelerle sınırlı kalmasına şaşırdığını” söylüyor. Ona göre, şunlar da iddianameye konulmalıymış (tamamı 11 madde, ben dördünü aktarıyorum):

1. Ekonominin bir bir yabancı tekellere ve yeşil sermayeye terk edilmesi.
2. Bush ve Blair’in ricaları sonucu bu ülkelerin şirketlerine kolaylıklar sağlanması.
3. 2004 ve 2005 yıllarında imzalanan anlaşmalarla ülkeyi AB’ye tek yanlı “bağlı ve bağımlı duruma sokmak.”
4. Kıbrıs’ta boyun eğmek.

Altan’a göre dava ‘tezgâh’, devamı var…

Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, Yargıtay Başsavcısı’nın, davayı salt kendi kararıyla açmış olamayacağı varsayımından hareketle ilginç bir yazı kaleme aldı. “AKP’nin kapatılması halinde, yapılacak ilk seçimde bu partinin yerine kurulacak partinin yüzde ellilerin çok üstünde bir oyla iktidara geleceğini onlar da görüyor olmalı” tespitini yapan ve “o zaman tek amaçları AKP’yi kapatmak olmaz” diyen Altan şöyle devam ediyor:

“AKP kapandıktan sonra en aşağı beş yıllığına seçimleri erteletecek bir başka plan daha olması gerekiyor akıllarında. Böyle bir planları olmadan AKP’yi kapatmaya kalkmak gibi bir çılgınlığa kalkışmazlardı. İşte asıl endişe verici soru da bu: Seçimleri erteletmek için ne yapmayı planlıyorlar? Ve, bu planın ordu içinde bir uzantısı var mı? Eğer, böyle bir planları varsa, bunun anlamı açık. Önümüzdeki bir iki hafta içinde ‘korkunç’ bir olayla karşılaşacağız demektir. Seçimleri erteletecek kadar ‘korkunç’ bir şey.”

Altan, böyle bir girişimin, Rusya’nın desteğini almak ve böylece Türkiye’ye kamp değiştirtmek gibi bir hedefinin de olabileceğini söyledikten sonra yazısını şöyle bitiriyor:

“Darbeciler planlarına uygun olarak ‘o korkunç şeyi’ yapsalar da, onu yapamadan yakalansalar da, Türkiye mutlaka demokrasi hamlelerine hız verip darbeci Kemalizmi devletten kazıyacaktır. Başsavcı, AKP’yi kapatayım derken Kemalizm’i kapattı bence. Dünyayı ve Türkiye’yi yok saymanın bedelini devletin içindeki bütün güçlerini kaybederek ödeyecekler. Bunu göreceksiniz. Şimdi yapılacak tek şey… Onların aklındaki ‘ikinci’ adımı atmalarını önlemek için derhal tedbir almak… Ve, bir dönemin huzur içinde bitmesini sağlamaktır.”