Mart 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)
Mart 2008 tarihli diger ogeler resimler
,
videolar31 Mart 2008 16:02 · okuryazarhay
· Etiketler
statüko hukuku statüko zaptiyeleri yine yalan söylüyorlar
3 Nisan 2008
Hadi ULUENGİN
huluengin@hurriyet.com.tr
Statüko hukuku
HUKUK tartışılamazmış! Yargı eleştirilemezmiş! Adalet yorumlanamazmış!
Ne demek bu? Kim ne hakla ve hangi cüretle böyle bir fetva buyuruyor?
Danıştay Başsavcısı’dır diye, onun idamlara düzdüğü methiyeye alkış mı tutmalıyım?
Veya, masûm mahkûm etmiş Dreyfus Davası’ndaki "adalet"i mi kabulenmeliyim?
Yoksa, emekli elçi gibi Nazi "hukukçu" (!) Carl Schmitt’en mi örnek vermeliyim?
Ve tabii daha yoksa, öteki Başsavcı’nın AKP’yi kapatmak için gazete kupürlerinden yazdığı "iddianame"yi (!) mi "dokunulmaz" addetmeliyim?
Hayır, hukuk da, yargı da, yasa da tartışılır ve eleştirilir ki, daima da öyle olacaktır!
* * *
EN önce, yukarıdaki tabu tutum "Şeriatın kestiği parmak açımaz" deyimindeki kulluğun sekülerleştirilmiş biçimidir. "Laikçi" zevát dogmayı "lá-dini" kıldığını sanıyor.
Ama aynı zihniyeti kullanıyor. Zaten de ürettiği "kutsal"ın kıymet-i harbiyesi sıfırdır.
Çünkü, hukuk daha insani varoluştan itibaren tartışılmıştır. Asla durağan olmamıştır.
Zira, büyük "H"la Hukuk nedir ki? "Sosyal ilişkileri" düzenleyen kurallar bütünür.
Oysa toplumlar, dolayısıyla da maddi ve manevi olarak o sosyal ilişkiler hep dönüşür.
Nitekim, taş devri kabilelerinde avı zıpkınlayan mağara adamının en iyi et parçasına sahip olması ve gerisini de sırf kendi klanına dağıtması ilk "yasal hukuk" çerçevesine girer.
Ama ok ve yayın icádıyla avlanma yöntemi maddeten ve dayanışma ruhu manen geliştiğinde, eski hukuk da değişmiştir. Ava çıkamayan yaşlı ve sakatlara da et dağıtılmıştır.
Üretim hacminin ve toplum ahlákının dönüşümü yeni bir hukuk yaratmıştır.
* * *
AMA kuşkusuz, bileği kuvvetli olduğu; oku nişanı bulduğu; eti ayağına geldiği ölçüde paylaşımı reddedenler eski ayrıcalığı savunacaklardır ki, buna "statüko hukuk"u diyoruz.
Onlar hep mevcut yasaya dayanacaklardı ve káh "Şeriat’ın kestiği parmak acımaz"; káh da "yargının dokunulmazlığı tartışılmaz" diyerek, yenisinin önüne duvar öreceklerdir.
Dolayısıyla, yeni sosyal yapıya uygun olan ikincinin yerleşebilmesi ancak ve ancak, bir önceki "statüko hukuk"una karşı yürütülecek bir mücadeleyle mümkündür.
Eh, tartışmadan, eleştiriden ve çelişkiden muaf bir mücadele olamaz. Düşünülemez.
Eğer toplumsal dinamikler "adli muhafazakarlık"ı sarsmaz ve tabu sorgulayarak onu da kendi düzeyine çıkmaya zorlamazsa, hiçbir hukuk kendi kendini yenilemez. Yenileyemez.
Zaten, Hammurabi’den Mısır’a ve Roma’dan AB Anayasası’na, o toplumsal dinamikleri çoğu kez arkadan izlemiş olan her hukuk, bir "statüko - dönüşüm" mücadelesinin sentezidir.
* * *
AMA tabii tüm bunlar, mevcut yasaları "takmamak" (!) anlamına gelmiyor. Asla!
Aksi takdirde, taş devrinin bile ilk dönemine götürecek Somali türü bir kaosa gidilir.
Dolayısıyla, hiç şüphesiz ki her birey, yurttaş ve kurum, bir yenisi oluşana dek, hálen geçerli olan hukuk sistemine ve onun yargı ve yasalarına riayet etmekle yükümlüdür, nokta.
* * *
ANCAK, ilke böyledir diye kimse "hukuki tartışmaları"ı yasaklayamaz.
Yani, haksız yere kesilen parmağımın acısını bağırmam "tabu"yla engellenemez.
Danıştay Başavcısı’nın idam övgüsüne "vicdaaan" diye haykırmam da önlenemez.
Yargıtay Başsavcısı’dır diye de, gazete kupürü "iddianame"yle AKP’yi kapatmaya çalışmasını; bunu káale alan Anayasa Mahkemesi’nin ise aynı Anayasa’da dokunulmazlıkla donatılmış Cumhurbaşkanı dahil "dava"yı kabullenmesini benim eleştirmemem beklenemez.
Toplumsal dinamiklere uzak bir "statüko hukuku"yla uzlaşmam ise hiç beklenemez.
Ama yasal yurttaşım ve tabii ki ben de, o dinamiklerin er veya geç üreteceği yeni "dönüşüm hukuk"una dek beklemekle yükümlüyüm.
2 Nisan 2008
Hadi ULUENGİN
huluengin@hurriyet.com.tr
AKP’ye yalan emsál
"STATÜKO zaptiyeleri" yine yalan söylüyorlar. Yine işkembe-i kübradan atıyorlar.
Eh, AKP’ye yönelik "hukuki darbe"de minareye kılıf gerekiyor ya, uydur bakalım.
Dolayısıyla, son bir haftadır da aşağıdaki tahrifatı dillerine ve kalemlerine doladılar.
Önce, hiç utanmadan ve hiç sıkılmadan, "böyle şeyler Batı’da da olur" diye girizgáh yapıyor ve hemen ardından, Belçika’daki "Flaman Bloku" partisinden dem vuruyorlar.
Zira, "VB" kısaltmasını kullanan bu şoven ve ırkçı kurum, dört yıldır yine aynı rumuz altında, fakat "Flaman Çıkarları" (Vlaams Belang) ismiyle siyaset sahnesine çıkıyor.
İşte bizim hazretler de buradan hareketle, aynı partinin yasaklandığını yumurtluyorlar.
Tekrarlıyorum, böyle bir mugaláta baştan sona kadar yalandır ve de kuyruklu yalandır.
* * *
HAYIR, tahrifatın aksine, Belçika Danıştay’ı "Flaman Bloku"nu asla yasaklamadı.
Bu parti 14 Kasım 2004’deki Anvers kongresiyle kendini gönüllü olarak feshetti.
İsim değiştirdi ve daha o an, tamamen aynı program ve üyeler etrafında tekrar kuruldu.
Bunun ilk nedenini, yerel seçimler arifesinde "imaj yenilemek" çabası oluşturuyordu.
Diğeri ise, Gent şehir mahkemesi partinin yan örgütlerini "ırkçılık" suçlamasıyla ağır para cezasına çarptırdığı için, "papelleri kaptırmamak" açıkgözlüğünden kaynaklanıyordu.
Ve Kuzey’de yüzde yirmi oy alan "VB" hálen Parlemanto’da 19 temsilciye sahiptir.
Dolayısıyla, sakın ha, bizim "statüko zaptiyeleri" demokratik hukukla özdeşleşmiş o Benelüks ülkesini "despotik hukuk" sultası altındaki Türkiye’ye bir daha örnek vermesin.
Yalanı dahi yüzlerine gözlerine bulaştırıyorlar ki, sipsivri Pinokyo burunları uzuyor.
* * *
ÖTE yandan, bırakın Belçika’yı falan, rejimin kökleştiği bütün çoğulcu ülkelerde ne zırt pırt parti kapatılır; ne de kapatılması için, gazete kupüründen "iddianame" hazırlanır.
Demokrasiler çocuk oyuncağı değildir. Onların ayrılmaz parçası olan siyasi kurumlar ise "hakimler"in iki dudağı arasından çıkacak fetváların yaz - boz tahtası hiç değildir.
Ve yegáne yasaklama istisnalarını, şiddeti fiilen savunmak; başka ülke casusu olmak ve evrensel hukuk tarafından insanlık suçu addedilen Nazizmi álenen sahiplenmek oluşturur.
Zaten 2. Savaşı nihayetinden itibaren yakın Avrupa tarihi incelendiğinde, sonsuz nadir de olsa, kapatılmış tüm siyasi kurumların yukarıdaki kategoriler içinde yer aldığı ortaya çıkar
* * *
NİTEKİM, Bask tedhiş örgütü "ETA"nın legal kolu olduğunu bağıran ve hep çeşitli isimler altında zuhur eden "Batasuna", konjonktüre göre, İspanya’da ara sıra yasaklanmıştır.
Ama daha geçen ay gerçekleşen seçimlere de "Aukera Guztiak" adıyla katılmıştır.
Öte yandan, Batı Alman Komünist Partisi "KPD"nin 1956 yılında kapatılması, söz konusu kurumun Doğu Berlin tarafından idare ve finanse edildiğinin ispatıyla gerçekleşmiştir.
Fakat yine de 1968’den itibaren "DKP" adıyla tekrar faaliyet göstermeye başlamıştır.
Ancaaak, kasten cımbızla seçtiğim bu çok istisnai iki örneğe rağmen ne Kuzey İrlanda’daki "İRA" terörünün uzantısı olan "Sinn Fein" Birleşik Krallık’ta; ne, táa 1946’dan beri neo -faşizmin kitle partisi oluşturan "MSI" İtalya’da; ne de, her ikisi birden neo-nazizmle gerdeğe giren "NPD" Almanya’da ve "FPÖ" Avusturya’da siyaset sahnesinden uzaklaştırılmışlardır.
Eee, AKP yasağına emsál arayanlara göre hani "Batı’da da böyle şeyler oluyordu?"
* * *
EVET evet, bizim "statüko zaptiyeleri"nin özrü ve yalanı kabahatinden de büyük.
İslami hassasiyetten demokratik bir kurum olan AKP’yi yukarıdaki partilerle kıyaslamaya kalkışmak cüretkárlığı yetmiyormuş gibi, bir de minareye kılıf ararken, o kılıfın örnek verdikleri klise kulesine dahi hiç uymadığını bilemeyecek kadar cehalet sergiliyorlar.
Onların yalanından kim ölmüş? Ama gerçeği haykırmak da demokratların boyun borcu.
18 Mart 2008 17:38 · okuryazarhay
· Etiketler
bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler
bugüne kadar raportörlerin tersine karar veren üyeler nedenini açıklayamıyorlar.
gerekçeli kararlar hep geçikmiştir.!!!
18 Mart 2008 17:36 · okuryazarhay
· Etiketler
kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede
Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede
AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için
Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.
Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan
davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.
AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan
sonra rapor halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne
sunacak.
DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI
DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda,
“DEHAP’ın kapatılmaması”
yönünde
görüş bildirmişti.
Önemli davaların raportörlüğünü yürüten
Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili
dosyada da görev yapmış iptal davasının
“usulden reddi”
yönünde görüş sunmuştu.
Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.
Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı
çıkan vicdani retçilerin tavrının
‘Anayasal hak olduğu’
görüşünün savunulması da var. Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten
ihracını da
“AB rüyasının sonu”
olarak nitelemişti.
18 Mart 2008 17:30 · okuryazarhay
· Etiketler
akp davasına da türban raportörü doç dr osman can raportör
AKP davasına da türban raportörü Doç Dr Osman CAN Raportör
Doç. Dr. Osman CAN - Raportör

1968 Iğdır'da doğdu.
Ortaöğrenimini Ankara'da tamamladı. 1992 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.
Almanya'da
Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Türk ve Alman Hukukunda
Cumhurbaşkanının Hukuksal Konumu konulu tez ile 1997 yılında
Yüksek
Lisans; yine aynı üniversitede Düşünceyi Açıklama Özgürlüğünün Anayasal
Sınırları konulu tez ile 2000 yılında Doktora eğitimini tamamladı.
Doktora tezi Almanya'da kitap olarak basıldı.
“Demokratikleşme
Serüveninde Anayasa ve Siyasi Partilerin Kapatılması” adlı çalışmasının
ardından 16.10.2006 tarihinde Anayasa Hukuku Doçenti
unvanını aldı.
Çeşitli üniversitelerde Anayasa Hukuku, Devlet Teorileri, Anayasa
Yargısı, Temel Hak ve Özgürlükler dersleri verdi.
2002’de Türk-Alman
Kamu Hukukçuları Forumunu oluşturdu ve halen Türkiye Koordinatörlüğünü
yürütmektedir.
02.07.2002 tarihi itibariyle Anayasa Mahkemesi
Raportörlüğüne atanan Can, Anayasa ve Anayasa Yargısı Teorisi, Hukuk ve
Siyaset Sosyolojisi ve
Temel Hak ve Özgürlükler alanında akademik
çalışmalar yürütmekte, bu çalışmalarını çeşitli bilimsel ve güncel
hukuk dergilerinde yayınlamaktadır.
Ayrıca bu yöndeki görüşlerini
günlük gazetelerde kamuoyuyla da paylaşmaktadır.
Türkiye’de ve
yurtdışında yayınlanmış kitap ve makaleleri bulunan Can, Türk-Alman
Kamu Hukukçuları Forumunun çıkardığı kitap dizisinin
editörlüğünü de
yürütmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
AKP davasına da türban raportörü
18 Mart 2008
ANAYASA Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, AKP’nin kapatma davasına
bakmakla türban davasını da verdiği akademisyen kökenli raportör Doç. Dr.
Osman Can’ı görevlendirdi.
Raportör Can, ön inceleme raporunu en kısa sürede mahkemeye sunacak.
Türban davasında da rapor hazırlığını sürdüren Can, daha önce DEHAP
davasının raportörlüğünü yapmıştı. Çankaya Üniversitesi’nde "Anayasa"
dersleri de veren Can, DEHAP raporunda, "örgütlenme özgürlüğünün ihlali"
anlamına geleceğini savunup "DEHAP kapatılmasın" diye görüş bildirmişti.
Raportörlerin raporları, Anayasa Mahkemesi heyeti için bağlayıcı nitelik
taşımıyor.
18.03.2008
Kapatma dosyası ‘özgürlükçü’ üyede
AKP’nin kapatılması talebiyle açılan davanın raportörü belli oldu. Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, dosyayı inceleyip rapor hazırlaması için
Yüksek Mahkeme’nin akademisyen kökenli raportörü Doç. Dr. Osman Can’ı görevlendirdi.
Türbana ilişkin Anayasa değişikliğinin iptali talebiyle açılan
davanın da raportörlüğünü yürüten Doç. Dr. Can, akademik çevrelerde “liberal” ve “özgürlükçü” kimliği ile tanınıyor.
AKP dosyasını incelemeye başlayan raportör Can, ilk incelemeye ilişkin görüşünü tamamladıktan sonra rapor
halinde Anayasa Mahkemesi Heyeti’ne
sunacak.
DEHAP’A DA SAHİP ÇIKMIŞTI
DEHAP’ın kapatılması talebiyle açılan davanın raportörlüğünü de üstlenen Doç. Dr. Can, hazırladığı raporda, “DEHAP’ın kapatılmaması” yönünde
görüş bildirmişti.
Önemli davaların raportörlüğünü yürüten Can, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine yönelik Anayasa değişiklikleriyle ilgili
dosyada da görev yapmış iptal davasının
“usulden reddi”
yönünde görüş sunmuştu.
Çankaya Üniversitesi’nde, ‘Anayasa’ dersleri de veren Can’ın, çok sayıda makalesi de bulunuyor.
Can’ın yazdığı makaleler arasında, askerliğe karşı
çıkan vicdani retçilerin tavrının
‘Anayasal hak olduğu’
görüşünün savunulması da var.
Şemdinli davasını açan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslekten
ihracını da
“AB rüyasının sonu”
olarak nitelemişti.
18 Mart 2008 16:27 · okuryazarhay
· Etiketler
yargıtay cumhuriyet başsavcısı’nın yetkisi elinden alınmalıdır emekli yargıtay cumhuriyet savcısı ahmet gündel
"YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ
ELİNDEN ALINMALIDIR"
Emekli
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel
'ASKER NEDEN SUSUYORDU?'
17.03.2008, 12:33
Emekli
Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ahmet Gündel'e AK Parti’ye açılan kapatma
davasını,
“28 Şubat müdahalesi ve brifinglerinde yargı mensupları ve
Türk Ulusu küçük düşürülmüştür, onurları zedelenmiştir”
şeklinde yapmış
olduğunu söylemlerle mi açıklayacağını sorduk.
Gündel’den şu yanıtları
aldık:
"28 Şubat müdahalesiyle şu andaki kapatma davası
arasında ben
bir fark görmüyorum. İkisinde de demokrasiye müdahale var."
|
|
Hülya Okur-HaberX Özel
’ASKER NEDEN SUSUYOR’UN CEVABI BUDUR
Ahmet Gündel, dava
hakkında ise:
Bu hukuksal bir dava değildir,
dava tamamen siyasi bir
davadır, siyasi sonuçlara
bağlanması istenen bir davadır.”yorumunda
bulundu.
Gündel ayrıca açılan bu kapatma davasını askerle
ilişkilendirerek;”
Olayı askerle ve Türkiye’deki ulusal güçlerle
bağlantılı görüyorum. Bir süreden beri, kamuoyunun ve bende merak
uyandıran ’asker neden susuyor’un yani bu suskunluğun altında bir
kapatma davası girişimin yattığını düşünüyorum."
dedi.
“BU KURUMLARIN SİYASETE
YAPTIKLARI MÜDAHALE
GAYRİ MEŞRUDUR”
Askerin ve Yüksek
yargının siyasal alana girme yetkisinin bulunmadığını belirten
Gündel;”Asker, askerliğini yapacak. Anayasanın ve yasalarının askere
verdiği görevleri yapacak. Yargının da aynı şeklide Anayasanın ve
yasalarının kendisine verdiği yargı görevlerini yapması lazımdır. Bu
kurumların normal, doğal görevleri alanından çıkıp da siyasete
yaptıkları müdahale gayri meşrudur. Yasal, Anayasal zemini yoktur. Onun
için 28 Şubat müdahalesiyle şu andaki müdahalesi arasında hiçbir fark
görmüyorum.
“CUMHURİYET BAŞSAVCISI ABDURRAHMAN BEY’İN YARGIYA ÇOK ÖNEMLİ KATKILARI DA OLDU.”
Ahmet Gündel,;
Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman bey ile Başsavcı vekilliği döneminde
beraber, ortak çalışmaları olduğunu, Yargıtay Başsavcılığına yeni ceza
ve usul yasalarının çıktığı dönemlerde ve ondan önceki dönemde çok
büyük katkıları olduğunu ve işin bu tarafını güzel bulduğunu ifade
etti. Fakat orda kalması gerektiğine işaret eden Gündel; hukuk kısmıyla
ilgilenilmesi gerektiğinin altını çizdi.
“NEREDEYSE HER KONU
İDDİANAMEDE KAPATMA
NEDENİ OLARAK
GÖSTERİLMİŞ”
Emekli Yargıtay
Cumhuriyet
Savcısı Ahmet Gündel
iddianamenin içeriği ilgili olarak:
”
Hukuksal olmayan nedenlerle,
Başbakanın, ilgili Bakanların
yada
Belediye Başkanlarının
ağzından çıkan türbanla ilgili
veya içinde
‘din’, ‘içki’ kavramı
geçen, neredeyse her konu
iddianamede kapatma
nedeni
olarak gösterilmiş.”
şeklinde görüş bildirdi.
“HUKUKSAL KONULARA GİRMEM ÇÜNKÜ BU DURUM HUKUKSAL DEĞİL”
Gündel; Bu dava
Anayasa Mahkemesine gittiğinde, Anayasa Mahkemesi tebligat yapar, bir
ay içinde savunma verilmesi lazım ve sonradan esastan görüşülme
açılması lazım gibi hukuksal konulara girmemesini, durumu hukuksal
olmamasına bağladı.
“CHP’NİN SÖYLEMLERİNİ DOĞAL BULMUYORUM. ÇÜNKÜ DAVA DOĞAL DEĞİL”
CHP temsilcilerinin
hukukun öngördüğü şekilde süreci görme taleplerini ise:” CHP
temsilcilerinin;” Parti kapatmak istemiyoruz ama Yargının vereceği
kararın sonucunu bekleyelim” demelerini çok doğal bulmuyorum çünkü dava
doğal değil” diye yorumladı.
“YÖK GİTTİ.
CUMHURBAŞKANLIĞI GİTTİ.
BİR BAĞIMSIZ YARGI KALDI”
GİBİ DÜŞÜNENLER VAR.”
, “YARGITAY CUMHURİYET
BAŞSAVCISI’NIN YETKİSİ
ELİNDEN ALINMALIDIR.”
“Cumhurbaşkanlığı
seçimlerinden sonra yargının düşmeyen kalelerden biri olduğu yönündeki
açıklamasına ilişkin sorulan soruya da Ahmet Gündel:” Yazının gazetecinin azizliğine bağlı olduğunu, asıl söylemek istediğinin, o olmadığını ama bir
tarafın yine öyle bakmaya devam ettiğine dikkat çekti. Geride ne
kaldığına bakıp; “asker suskun, etkisiz, sessiz hale getirildi, Yök
gitti. Cumhurbaşkanlığı gitti. Bir bağımsız yargı kaldı”gibi
düşünenlerin olduğunu belirtti. Gündel; Bağımsız Yargının da mevcut
iktidara karşı kullandığı enstrümanın, Anayasa Mahkemesinin 367 kozu
olduğunu, bağırttırta bağıttıra böyle bir karar verdiğini hatırlattı. Ahmet
Gündel, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının şimdiki enstrümanın ise
AKP’yi kapatma yetkisinin, kayıtsız şartsız Başsavcıya verilmesinin,
bunu kullanırsa sorumluluğa götürecek bir mekanizmanın da olmayışından
bahsederken, AKP yönetimi’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın yetkisini
elinden almaya hazırlanmasına ilişkin ise şunları söyledi:” Bu
düşünceyi desteklerim. Geçmişte de bu görevler kötüye kullanıldı. Vural
Savaş ve onun gibi bir takım Başsavcıların demokrasi ve hukuk
devletiyle nasıl bir mücadele içinde olduklarını üzüntüyle görüyoruz.
Bu insanların görev dönemlerini düşünün, ellerindeki bu yetkiyi nasıl
kullanabileceklerini düşünün. Onun için siyasi iktidar, ellerindeki
yetkiyi kötüye kullananlar için gerekli önlemi alma hakkına sahiptir.
Yargı mensupları, kendi kurumlarını tahrip ediyorlar. Haklarının
kısıtlanmasına kendi elleriyle neden oluyorlar. “
“AK PARTİ GENİŞ BİR PARTİ. İÇLERİNDEN YANLIŞ KONUŞANLARDA ÇIKAR. İNSANOĞLUDUR.”
Ahmet Gündel; MHP’nin
yaklaşımını doğru bulduğunu, Anayasa’dan parti kapatma konusunun
çıkarılmasının gerektiğini savundu. Ceza hukukunda bir şahsilik
prensibi de vardır;’Suçu kim işlediyse sorumluluk ona aittir.’ Bir
kişinin işlediği bir suçtan dolayı bir başkasının suçlamaya hakkınızın
olmaması gerekir. Belediye Başkanınız bir şey söylüyor, parti
politikalarının dışında siz partiyi sorumlu tutuyorsunuz. AK Parti gibi
geniş, milyonlarca üyesi olan bir partiyi düşündüğünüz zaman bir takım sözler çıkacaktır, insanoğludur.”dedi.
“YARGI TÜRKİYE’DE ÖNEMLİ ORANDA TARAFSIZLIĞINI YİTİRDİ”
Gündel sözlerini:”
Parti kapatılmamasını yada partilerin şiddete odaklanmasını ön gören
bir kapatmaya indirmesi lazım. Bunun ceza genel kuruluna verilmesi,
nitelikli çoğunluğa bağlanmasını da sakıncalı buluyorum. Siyasi
partiler yasasında bir düzenleme getirilerek, yasalara aykırılık teşkil
eden sözleri için yasal takibata indirgenmesinin yararlı olduğunu
düşünüyorum. Yargı Türkiye’de önemli oranda tarafsızlığını yitirdi.
Onun içinde yargının bazı yetkilerinin gözden geçirilmesinde yarar
görüyorum. “şeklinde tamamladı.
|
18 Mart 2008 16:23 · okuryazarhay
· Etiketler
elektronik muhtıra işe yaramadı şimdi de hukuk muhtırası ile mi deneme yapılıyor
ELEKTRONİK MUHTIRA İŞE YARAMADI ŞİMDİ DE HUKUK MUHTIRASI İLE Mİ DENEME YAPILIYOR?
14.03.2008, 23:07
Anayasa
Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül, Erdoğan ve 71
milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni
hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek yönetmeye başlar? Anayasa
Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini TBMM'nin elinden alan 'eylemli
iç tüzük değişikliği' tanımlı '367' kararını aldıktan sonraki ilk genel
seçimde ne olduğu hatırlanmıyor diyelim. Genelkurmay'ın elektronik
muhtırasını sonuçları unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola
devam edilmek istenilmekte?
Hukuk, ülkenin sosyo-politik gerçeklerinden böylesine soyutlanmış bir kavram mıdır ki?
Ülkenin seçimle iş başına gelmiş en büyük partisinin kapatılmak
istenilmesi ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği ve demokratik ülkelerle
ilişkilerinin askıya alınabileceği, izole edilmiş bir Ortadoğu
memleketi konumuna itileceği, yargı mensupları tarafından
umursanmamakta mıdır? Bir Cuma günü akşamüstü ülkenin Anayasa
Mahkemesi'ne Cumhuriyet Başsavcısı'nın "bu partiyi kapatın" içerikli
dava açılması istemi geliyor. Bu şok Cuma sabahı yaşansaydı, en azından ekonominin ne tür bir krizi "hemen" yaşayacağı belliydi.
Ama sanki pazartesi takvimlerde yok ve bu şok hafta sonunda atlatılmış mı olacak?
Veya iktidardaki partiyi kapatma başvurusu, Silahlı Kuvvetler
Irak toprakları içinde harekattayken yapılsaydı, kendileri ile mücadele
edilen bölücü terörist örgütün üyeleri "Sizi bu harekata yetkili kılan
TBMM çoğunluğu ve Hükümetiniz de, savcılık tarafından yasa dışı
görülüyor" demeyecekler miydi?
Ayrıca haberlere göre yasaklanmaları istenilen AK partililer
arasında Cumhurbaşkanı Gül de var. Oysa Anayasa'nın 105'inci maddesine
göre "Cumhurbaşkanı, vatana ihanetten dolayı, Türkiye Büyük Millet
Meclisi üye tamsayısının en az üçte birinin teklifi üzerine, üye
tamsayısının en az dörtte üçünün vereceği kararla suçlandırılır."
Yani başsavcı'nın Cumhurbaşkanı hakkında böyle bir dava açması bile hukuken mümkün değil.
Merak etmiyor musunuz?
Anayasa Mahkemesi AK Parti'yi de, DTP'yi de kapatırsa... Gül,
Erdoğan ve 71 milletvekili siyasi yasaklı olurlarsa , Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'ni hangi kadro, hangi yöntemle iş başına gelerek
yönetmeye başlar?
Bu demokratik modelde iktidarlar seçimle gelip, post-modern
veya klasik darbelerle gitsinler diye mi "Rejim" kendini programladı?
Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı seçme yetkisini
TBMM'nin elinden alan "eylemli iç tüzük değişikliği" tanımlı "367"
kararını aldıktan sonraki ilk genel seçimde ne olduğu hatırlanmıyor
diyelim.
Genelkurmay'ın elektronik muhtırasını sonuçları
unutuldu da, şimdi hukuk muhtırası ile mi yola devam edilmek
istenilmekte? Acaba bu kapatma isteminin önümüzdeki yerel seçimlere nasıl yansıyacağı da mı hesaplanmıyor?
18 Mart 2008 16:22 · okuryazarhay
· Etiketler
'siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?'
'Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?'
Bugün, 10:08
|
Mehmet Barlas-SABAH
Siyaseti siyasetçilerin yapması kabul edilebilir mi?
Tabii ki "dengeli" olmak, olaylara "tarafsız" bakabilmek, bizim mesleğin kaçınılmaz gereklerindendir.
Ayrıca atalarımız "Ne şaşkın ol basıl, ne taşkın ol asıl" dememişler mi?
Bunun yanında köklü değişimleri savunmak da bu coğrafyada fazla akıl karı değildir. Örneğin böylesine "cahil bir seçmen kitlesi" varken Türkiye'nin bir anda Batı Avrupa düzeyindeki bir demokrasiye sahip olmasını nasıl isteyebiliriz?
Mesela
trafiğin yüz yıldır soldan aktığı İngiltere'de bunu sağa geçirmeye
karar verseniz, İngiliz halkı bir anda buna uyabilir mi?
Demek ki bir "geçiş dönemi" nde önce bisikletleri, sonra otomobilleri, sonra kamyonları ve TIR'ları sağa geçirmek daha doğru olur.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de iktidarı sadece seçmenlerin vereceği oylarla belirlemek de herhalde "hemen" mümkün olmamalıdır.
Bunun
için Türkiye önce Rönesans'ı ve Reformasyon'u yaşamalı, bir aşamada
feodaliteye, sonra burjuvaziye sahip olmalı, buhar devrimini sanayi
çağı izlemeli, hatta bir 2'nci Dünya Savaşı yaşanıp Sovyet modeli bir
rejim de kurulmalıdır.
Ancak bundan sonra Bulgaristan ve Romanya gibi, Batı standartlarında bir demokrasiye ulaşılıp, AB'ye üye olunabilir.
Siyaset ve siyasetçiler
Ayrıca burada siyaseti siyasetçilerin yapması gibi kötü bir gelenek de var.
Demokratik rejim siyasetçilerin yozlaştığı bir ortam yaratır.
İktidara gelen siyasetçiler nedense kendi güvendikleri insanlarla kadrolarını oluştururlar.
Bu durumda muhaliflerin mutlu olması, ülkenin yarınına dönük güven duyması mümkün müdür ki?
Oysa
demokrasiyi siyasetçilerden arındırabilsek ve ülkeyi devletin
bürokratları yönetse, kadrolar sadece teknokratlardan oluşurdu. Ülkenin
yönünü halkın beklentileri değil, devletin ve rejimin çıkarları
belirlerdi.
Nedense bu gerçekleri bazıları anlamıyor.
Halkın oyu ile tek başına ikinci kez iktidar olmuş bir parti kapatılmak istenince, bu partinin hataları vurgulanacak yerde "demokratik refleks" ler gösteriliyor.
Bu reflekslerin sahipleri tarihi yanılgılar içindedir.
Bunlar ya Türkiye ile İsveç'i, Norveç'i karıştırıyor... Ya da bunlar kapatılması istenen iktidarın yalakalarıdır.
Şeriattan hukuka
Özellikle
AB sözcülerinin AK Parti'nin kapatılmak istenmesine karşı gösterdikleri
tepkileri anlamak mümkün değildir. Onlara Türkiye'nin bağımsız ve
egemen bir ülke olduğunu, bizim istersek AK Parti'yi, istersek
YouTube'u kapatabileceğimizi anlatmamız gerekir.
Onlar bilmelidir ki bırakın tam üyeliği, imtiyazlı ortaklık bile bizim için fazladır.
Bir
ülke iktidarını seçim dışı yollarla değiştiremediği ve gerekirse
başbakanını bile idam edemediği takdirde, bağımsızlığın ve egemenlik
hakkının bir anlamı olabilir mi?
Bu coğrafyada şeriatın kestiği parmak acımaz.
Biz modern ve çağdaş olduğumuz için "şeriat" ın yerine "hukuk"u koymayı başardık.
Burada herkes parmağına sahip olmalıdır.
Çünkü biz bu demokratik reflekslerin arkasında "yabancı parmağı" nın olduğunu da hemen görüveririz.
|
18 Mart 2008 16:16 · okuryazarhay
· Etiketler
işsiz sayısı kadar çalışan emekli var gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701 bin
insanlar sosyalgüvenliği iş diye telâffuz ediyor.
işsiz sayısı kadar çalışan emekli var
TÜRKİYE EMEKLİLİĞİN NE OLDUĞUNU ÖĞRENMEK ZORUNDA
Gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701 bin
Bugün, 09:40
Türkiye
İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) işsiz sayısını 2 milyon 436 bin olarak
açıklamasına karşın, gerçek işsiz sayısının 4 milyon 701 bin kişi
olduğu belirlendi.
|
|
(ANKA)
-
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) işsiz sayısını 2 milyon
436 bin
olarak açıklamasına karşın, gerçek işsiz sayısının
4 milyon 701 bin
kişi olduğu belirlendi.
ANKA'nın TÜİK verilerinden yaptığı
hesaplamaya göre;
Kasım ve Aralık 2007 ile Ocak 2008 aylarını kapsayan
Aralık 2007 döneminde gerçek işsiz sayısı 4 milyon 701
bin, gerçek
işsizlik oranı da yüzde 18,7 oldu.
TÜİK, aralarında iş bulma
umudu olmayanların da yer
aldığı işsizlik oranına iş aramayıp,
çalışmaya hazır olanlar
ile mevsimlik çalışanları dahil etmeksizin
işsizlik oranını
belirliyor.
Bu hesapla TÜİK, Aralık döneminde işsizlik
oranını yüzde
10,6, işsiz sayısını da 2 milyon 436 bin olarak açıkladı.
Anılan iki grup dahil edilerek yapılan hesap ise gerçek
işsizliğin,
resmi sayının iki katına yaklaştığını gösterdi.
Buna göre; iş
aramayıp çalışmaya hazır olan 1 milyon 750 bin kişi ile mevsimlik
çalışan 515 bin kişi eklenerek hesaplanan gerçek işsiz sayısı Aralık
2007 döneminde 4 milyon 701 bin oldu.
Gerçek işsizlik oranı da yüzde
18,7 olarak gerçekleşti. İş aramayıp çalışmaya hazır olanların
sayısındaki 245 bin kişilik düşüş nedeniyle anılan dönemde, bir önceki
yılın aynı dönemine göre gerçek işsiz sayısı 196 bin azaldı. Gerçek
işsizlik oranı da 0,4 puan geriledi.
İşsizlik verileri (Aralık; Bin kişi)
Resmi işsizlik Gerçek işsizlik
2006 2007 2006 2007
İşgücü 23.203 22.879 25.654 25.144
İşsiz 2.446 2.436 4.897 4.701
İşsizlik oranı(%) 10,5 10,6 19,1 18,7
(ANKA)
|
18 Mart 2008 16:12 · okuryazarhay
· Etiketler
'devlet
,
yaşlılarına sahip çıkmalıdır' tbmm başkanı köksal toptan
'Devlet, yaşlılarına sahip çıkmalıdır'
Bugün, 14:11
TBMM Başkanı Köksal Toptan, devletin temel görevinin yaşlılarına sahip çıkmak olduğunu söyledi.
|
AA-Toptan,
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Genel Müdürü İsmail
Barış başkanlığında, Ankara'daki huzurevlerinde yaşayan yaşlılardan
oluşan bir heyeti kabul etti.
Yaşlıları TBMM'de görmekten ve
ağırlamaktan duyduğu memnuniyeti dile getiren Toptan, "Hepimizin
yaşlısı var. Allah uzun ömür verirse hepimiz yaşlanacağız. Benim de
sizden farkım yok. Ben de yaşlıyım artık..." dedi.
Yaşlıların
yüzünün gülmesi ve huzur içinde yaşamasının önemini vurgulayan Köksal
Toptan, "Sizin yaşadıklarınızdan çıkaracağımız dersler; geleceğimizi
yönlendiriyor, aydınlatıyor. Sizlere yapılan her türlü destek, çok
mübarek desteklerdir" diye konuştu.
Devletin temel görevinin
yaşlılarına sahip çıkması ve onların huzur içinde yaşamasını sağlamak
olduğuna işaret eden TBMM Başkanı Toptan, gittiği yerlerde fırsat
buldukça bazı kurumları ziyaret ettiğini, bunların başında
huzurevlerinin geldiğini kaydetti.
Dünyada yaşlılarına sahip
çıkamayan ülkeler bulunduğunu ifade eden Toptan, "Hatırlarsanız, bundan
2 yıl kadar önce Fransa'da 70-80 yaşlı, kuraklıktan, susuzluktan evinde
öldü. Allah'a bin şükürler olsun ki bizim yaşlılar için devletin çok
güzel mekanizmaları var. Geleneklerimiz bizi önemli bağlarla
birbirimize bağlamıştır. İnşallah daha çok imkan olur da size daha çok
hizmet getirilir" dedi. |
18 Mart 2008 16:11 · okuryazarhay
· Etiketler
gazete küpürlerinden derlenmiş gibi
Gazete küpürlerinden derlenmiş gibi...
17.03.2008, 19:48
Yaptığı
medya eleştirileriyle adından sıkça sözettiren gazeteci Alper Görmüş,
AK Parti'yi kapatma davasındaki iddanamenin zayıflığına dikkat çekti.
Görmüş'e göre, iddianamenin tümüyle gazete kupürlerinden oluşmuş
olması, yeni hiçbir iddia içermemesi ve AK Parti’yi hiçbir şekilde
bağlamayacak kimi konuşmaların dahi delil olarak sunulması gibi birçok
nokta 162 sayfalık iddianamenin "zayıf" taraflarını gösteriyor.
|
|
Taraf gazetesi yazarı Alper Görmüş'
AK Parti’yi kapatma davası: İddianame ‘zayıf’ bulunuyor…
Yargıtay
Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın geçtiğimiz hafta biterken Anayasa
Mahkemesi’nde açtığı Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) kapatma
davası süreci, iddianamenin Anayasa Mahkemesi üyelerine dağıtılmasıyla
birlikte bugün resmen başladı. Aslında süreç gayri resmi olarak hafta
sonu başlamıştı; çünkü hafta sonu olduğu için üyelere dağıtılamayan
iddianame, Pazar günkü bütün gazetelerde en küçük ayrıntısına kadar
vardı ve üyeler, hafta sonunu bu haberleri ve internet sayfalarındaki
tam metin iddianameyi okuyarak geçirmişti.
Gerek dünkü ve
gerekse bugünkü (17 Mart) gazeteler iddianame ile ilgili çok sayıda
yorumla doluydu. Bu yorumların en dikkat çekici olanı, eldeki metnin
“zayıflığı”na ilişkindi. O kadar ki, Taraf gazetesi çalışanları, henüz
temyiz aşamasında olan, yani hukuken sonuçlanmamış Danıştay Davası
çerçevesindeki kimi konuşma ve tanıklıkları dahi iddianamesine aldığı
gerekçesiyle Başsavcı Yalçınkaya hakkında suç duyurusunda bulunmuştu.
Taraf çalışanlarına göre, Başsavcı, “temyiz aşamasında mütalaası
istenmek üzere önüne gelecek bir davadaki bir sanığın sözlerini aleyhte
delil olarak sunarak görevini kötüye kullanmış”tı.
İddianamenin
tümüyle gazete kupürlerinden oluşmuş olması, yeni hiçbir iddia
içermemesi ve AK Parti’yi hiçbir şekilde bağlamayacak kimi konuşmaların
dahi delil olarak sunulması (mesela Danıştay’a silahla saldıran
Alpaslan Arslan’ın mahkûm olduğu duruşmadan sonra Tayyip Erdoğan’a
“şeriatı kurun” çağrısı yapması) iddianameye yöneltilen öbür
eleştirilerden birkaçı.
Hafta sonunu, “Kâğıda döktüğünüzde 162,
bilgisayar ekranında 338 sayfa tutan, boşlukları dahil 430 bin 77
vuruş, bir başka deyişle 53 bin 453 kelime uzunluğundaki metni”
okuyarak geçiren Radikal genel yayın yönetmeni İsmet Berkan da
iddianameyi zayıf bulanlardan: “Bir kere şunu söyleyeyim, iddianamede
hafızası kuvvetli iyi bir gazete okuyucusunun bilmediği, ilk kez
duyduğu hiçbir delil yok. ‘Delil’ olarak kullanılan şeylerin büyük
çoğunluğu zaten demeç, miting konuşması, yazılı açıklama türünden
şeyler.”
Berkan, Başsavcı’nın bazı kupürleri de kendine göre
yorumlayıp iddianamesine aldığı kanısında: “Mesela meşhur ‘beyaz
çarşaf’ sözleri… Hepimiz biliyoruz ki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bu
sözleri CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, ‘Anayasayı değiştirmek
isteyen ihtilali göze alır, idamını göze alır’ sözlerine cevaben
söyledi, bir şeriat çağrısı olarak veya dini göndermeli bir şey olarak
değil. Ama savcı bu sözleri de iddianamesine almış.”
Berkan, “kanıtlanması imkânsız kimi psikolojik faktörler”in iddianamade kendisine yer bulmasını da yadırgamış:
“Esasen
eğer savcı samimi olarak AKP’nin laikliği ortadan kaldırıp şeriat
düzenini Türkiye’ye getirmek istediğine, yani demokrasiyi ortadan
kaldırmak istediğine inanıyorsa, daha dikkatli davranmalı, delillerini
daha iyi toplamalı, işin özeti davayı açmak için zamanlamasını daha iyi
yapmalıydı. Sanki iddianame biraz aceleye gelmiş gibi duruyor. Çünkü
savcının hem kişisel hem de kurumsal prestiji söz konusu. Eğer bu
davanın sonunda AKP kapatılmazsa, savcı açısından bakıldığında büyük
bir ‘fırsat’ kaçmış olacak. Bu denli önemli bir konuda savcının tek
atımlık barutu olabilir ve o da bütün barutunu bu iddianamede harcamış
gibi gözüküyor. Fakat bana soracak olursanız o barut, savcının amacına
ulaşmasına yeterli değil!
“Yine savcı açısından, kendimi onun
yerine koyarak düşündüğümde, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ BOP’un amacının
‘ılımlı İslam modeli’ olduğu gibi komplo teorilerine sanki mutlak
gerçeklermiş gibi inanmak çok da hukukçu tavrı gibi gelmezdi bana. Ben
olsam iddianameme kanıtlayamayacağım hiçbir şeyi koymaz, davamla
doğrudan ilişkisi olmayan psikolojik faktörleri kullanmayı
düşünmezdim bile.”
Dikkat çekici yorumlar
AK
Parti’nin kapatılması talebiyle açılan davayla ilgili olarak daha
şimdiden yüzlerce yorum yazıldı. Bunların büyük bir çoğunluğunu okudum;
ilginç ve ya da önemli bulduklarımı sizin için özetledim…
Ruşen Çakır (Vatan):
Tayyip
Erdoğan’ın önceden planlanmış Doğu ve Güneydoğu gezisini izleyen yazar,
kapatma davasının, Erdoğan’a “boş kaleye gol atma” şansı verdiğini ve
Başbakan’ın da bu fırsatı kaçırmadığını yazıyor. Çakır, davaya için
için sevinenlerin bu geziyi izlemeleri gerektiği kanısında: “Başsavcı
Abdurrahman Yalçınkaya tamamen hukuki gerekçelerle bu davayı açmış
olabilir; hiçbir diyeceğim olamaz. Ancak AKP’nin kapatılma ihtimalinden
derin bir memnuniyet duyanları anlamak imkânsız. Bu dava açıldı diye
sevinenlerin dün Siirt ve Batman’da olmalarını isterdim. O zaman
kapatma davasının AKP ve lideri Erdoğan’ı daha güçlendirmiş olduğunu
yerinde gözleme şansları olur, belki kafalarını ellerinin arasına koyar
ve nerede hata yaptıklarını düşünürlerdi.”
Tuğçe Baran (Vatan, 17 Mart):
“İki
gün öncesine kadar ‘seçimle gelen seçimle gider’ diyen biriydim. Bundan
en küçük bir kuşkum yoktu. Seçen, indirmesini de bilir. Ülkenin bir
dengesi var, biraz itiş biraz kakış, böyle gider. İki gündür başka
türlü düşünmeye başladım. Artık Türkiye’de bir İslam devrimi olabilir.
Yarın sabah değilse de altı ay sonra televizyonu açtığımızda bütün
kanallarda mevlit okuyor olabilir. Yeraltından yüz binlerce nefer çıkıp
artık ülkeyi ele geçirmek için savaş başlatabilir, ortalığı kan revan
götürüyor olabilir.
“Artık ne yazık ki bunu düşünüyorum. Çünkü
ben bir radikal İslamcı olsam şu an evimde oturuyor olmazdım. Niyetimin
planını yapıyor olurdum. Çünkü sen var olan her türlü sibobu tıkarsan o
top patlamayacağı varsa da patlar. Üstelik topu şişiren de sensin. Hem
topu şişirip hem de sibobunu tıkarsan evet o top artık patlar. Hem de
fena halde patlar. İnadına patlar. Her iki tarafın da mahvına rağmen
patlar ve bir daha da toparlayamayız. Ve ondan sonra da birileri
sigaralarını yakıp kendi elleriyle mahvettiği ülkeye bakar ‘Ben…
demiştim’ der. ‘Ben bunlar bir gün azacak demiştim.’ Mahvedenin,
azdıranın ta kendisi olduğunun bile farkında olmadan.. Yazık çok yazık…”
Yiğit Bulut (Vatan, 16 mart):
İktidar
partisi hakkında açılan kapatma davasından duyduğu memnuniyeti
gizleyemeyen yazar-çizerlerin genel tutumunun tersine, Yiğit Bulut
“hukuka inanıyorsak…” argümanına sarılmayan bir tavırla yazıyor.
Yazısının başlığı bile şöyleydi: “Devlet, hükümete ‘yeter’ dedi…”
Yazarın yazısının başlangıç bölümünü de aktaralım:
“Son
dönemde hükümet eden siyasi partinin ‘artan kendine güveni’ ve ‘biz her
şeyi yaparız, nasıl olsa ses çıkaran yok’ tavrı, dün akşam itibarıyla
devletin çarklarından sadece birinin attığı bir adımla son bulmuş oldu;
Devlet, hükümete ‘yeter, yol bitti’ dedi… Diyeceksiniz ki; davanın
sonucu belli değil, nasıl son buldu! Sevgili dostlar, şu aşamada atılan
adım en az sonuç kadar ‘dikkate değer’… Önemli olan ‘biz her şeyiz’
mantığı içindekilere ‘yeter, burada sizlerden başka birileri daha var,
buranın kuralları, gelenekleri, sahipleri var’ mesajını vermek ve
‘yeter’ demek!”
Serdar Turgut (Akşam, 16 Mart):
Akşam
gazetesi genel yayın yönetmeni Serdar Turgut, kapatma davasının
Türkiye’nin “bilge insanlar”dan oluşmuş bir “derin devlet”inin
olmadığını gösterdiği kanısında… Şöyle yazıyor:
“AKP’ye kapatma
davasının açılması, Türkiye’de yıllardır tartışılan bir meseleye de
nokta koydu. ‘Derin devlet’ diye bir şeyden bahsedilir ya yıllardır,
Türkiye’de ‘Derin devlet’in kesinlikle olmadığı, davanın açılmasıyla
belli oldu.
“Düzgün işleyen demokrasilerde, derin devletlerde o
ülkenin en bilge, en uzak görüşlü, en birikimli insanları yer alır.
Bizde olduğu gibi sokak serserileri değil. Normal derin devlet
örgütlenmelerinde bizdeki gibiler, çaycı bile olamazlar.
“İşte
bu nedenden dolayı Türkiye’de iktidardaki bir partiye kapatma davası
açılabilmiştir. Çünkü derin devlette olduklarını iddia edenlerin ne
yapılabileceği konusunda tek bir fikirleri bile yoktur. (…) Ancak bilge
insanlardan oluşan bir derin devlet mekanizması olmadığından ortalık
kendisine durumdan vazife çıkaran bürokratlara bırakılmış, onlar da dar
bakışları ve sadece gündeliği düşünebilen dünya görüşleri doğrultusunda
kapatma davası açılmasına karar vermişlerdir.”
Emre Kongar (Cumhuriyet, 17 Mart):
Cumhuriyet
yazarı, yazı boyunca süren bir “tarım devrimi, endüstri devrimi,
bilişim devrimi” analizi ve buna bağlı olarak “Birinci ve İkinci Dünya
savaşları ve soğuk savaş” hatırlatması yaptıktan sonra, yazısının son
paragrafında kendi açısından meseleyi şöyle izah ediyor:
“İşte bu
süreç içinde, AKP iktidarı, iç ve dış güçlerin ittifakı ile Türkiye’nin
devlet biçimini doğrudan değiştirecek, sınırlarını ise zaman içinde
değiştirebilecek projeleri uygulamaya koymuş görünüyor. Başsavcının
kapatma davası, bu oluşumlar çerçevesindeki hesaplaşmanın bir
aşamasıdır bence.”
Gördüğünüz gibi, Emre Kongar da “hukukumuz
böyle diyor, ne yapabiliriz ki” diyenlerden değil. Meselenin “siyasi”
olduğunu söylüyor açıkça.
Erol Manisalı (Cumhuriyet, 17 Mart):
Yazar,
Başsavcının iddianamesinin “sadece bazı dinci ögelerle sınırlı
kalmasına şaşırdığını” söylüyor. Ona göre, şunlar da iddianameye
konulmalıymış (tamamı 11 madde, ben dördünü aktarıyorum):
1. Ekonominin bir bir yabancı tekellere ve yeşil sermayeye terk edilmesi.
2. Bush ve Blair’in ricaları sonucu bu ülkelerin şirketlerine kolaylıklar sağlanması.
3. 2004 ve 2005 yıllarında imzalanan anlaşmalarla ülkeyi AB’ye tek yanlı “bağlı ve bağımlı duruma sokmak.”
4. Kıbrıs’ta boyun eğmek.
Altan’a göre dava ‘tezgâh’, devamı var…
Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, Yargıtay
Başsavcısı’nın, davayı salt kendi kararıyla açmış olamayacağı
varsayımından hareketle ilginç bir yazı kaleme aldı. “AKP’nin
kapatılması halinde, yapılacak ilk seçimde bu partinin yerine kurulacak
partinin yüzde ellilerin çok üstünde bir oyla iktidara geleceğini onlar
da görüyor olmalı” tespitini yapan ve “o zaman tek amaçları AKP’yi
kapatmak olmaz” diyen Altan şöyle devam ediyor:
“AKP kapandıktan
sonra en aşağı beş yıllığına seçimleri erteletecek bir başka plan daha
olması gerekiyor akıllarında. Böyle bir planları olmadan AKP’yi
kapatmaya kalkmak gibi bir çılgınlığa kalkışmazlardı. İşte asıl endişe
verici soru da bu: Seçimleri erteletmek için ne yapmayı planlıyorlar?
Ve, bu planın ordu içinde bir uzantısı var mı? Eğer, böyle bir planları
varsa, bunun anlamı açık. Önümüzdeki bir iki hafta içinde ‘korkunç’ bir
olayla karşılaşacağız demektir. Seçimleri erteletecek kadar ‘korkunç’
bir şey.”
Altan, böyle bir girişimin, Rusya’nın desteğini almak
ve böylece Türkiye’ye kamp değiştirtmek gibi bir hedefinin de
olabileceğini söyledikten sonra yazısını şöyle bitiriyor:
“Darbeciler
planlarına uygun olarak ‘o korkunç şeyi’ yapsalar da, onu yapamadan
yakalansalar da, Türkiye mutlaka demokrasi hamlelerine hız verip
darbeci Kemalizmi devletten kazıyacaktır. Başsavcı, AKP’yi kapatayım
derken Kemalizm’i kapattı bence. Dünyayı ve Türkiye’yi yok saymanın
bedelini devletin içindeki bütün güçlerini kaybederek ödeyecekler. Bunu
göreceksiniz. Şimdi yapılacak tek şey… Onların aklındaki ‘ikinci’ adımı
atmalarını önlemek için derhal tedbir almak… Ve, bir dönemin huzur
içinde bitmesini sağlamaktır.”
|